Türkiye Enerjisini Neden İsraf Ediyor?

Soma maden kazası ardından 17 Mayıs günü dönemin Hükümet Sözcüsü Hüseyin Çelik gelen eleştirileri “Türkiye’nin enerjiye ihtiyacı var” diyerek cevapladı. Ermenek maden kazası ve Yırca köyünde zeytinliklerin termik santral yapılması için kesilmesi tartışmasında yine aynı sahne yaşandığında, Başbakan Yardımcısı ve şimdiki Hükümet Sözcüsü Arınç ” Dağ taş zeytin ağaçlarıyla dolmuştur. Ama Türkiye’nin enerjiye de ihtiyacı var” açıklamasını yaptı.

Burada hükümet açık bir biçimde daha fazla iklimi değiştiren enerji biçimlerini tercih ettiğini ortaya koyuyor. Meseleyi biraz derinlemesine incelediğimizde, karşımıza israf edilen enerjiden para kazanan ve uygun sektörler yaratılarak ekonomi böylece büyüten bir devlet çıkıyor.

Daha fazla kömür ve petrol gelir demek!

2013 yılında Türkiye 55,9 milyar TL enerji hammaddesi ithal etti. Bu kalemlerin içinde kömür, petrol ve doğalgaz bulunuyor. Bu üç fosil yakıttan devlet doğrudan kullanılması, ya da elektriğe çevrilerek kullanılması üstünden çeşitli vergiler topluyor. Bunlardan sadece 2013 yılı içinde petrol ve doğalgazdan alınan ÖTV’nin toplamına baktığımızda, bütün KDV gelirlerinden de, bütün kurumların vergilerinden daha fazla olduğunu görüyoruz. Sadece 2013 yılında petrol ve doğalgaz satış kalemi içinde elde edilen ÖTV geliri 45 Milyar TL’ye ulaşmış durumda..

Gelir Kalemleri 2013 Geliri
Kurumlar Vergisi 30 milyar TL
Dahilde Alınan KDV Geliri 38 Milyar TL
Petrol ve D.Gaz’dan alınan ÖTV 45 Milyar TL
                            2013 Bütçe Gelirleri; 326 Milyar TL

Dolayısıyla, Türkiye’de ithal edilen fosil yakıt ya hammadde ya da elektrik gibi ürünlerle KDV, ÖTV, TRT Vergisi gibi bir dizi kalemle devlete ciddi gelir sağlıyor. Aslında Türkiye enerjiyi tasarruf etmek ve verimli kullanmak yerine daha fazla boşa harcanmasını sağlayarak ciddi bir fosil yakıt ekonomisi kurmuş durumda.

Yerli kömür çözüm mü?

Türkiye bir taraftan enerji hammaddelerini ithal ederken, ithalat faturasını bahane ederek yerli üretimi de zorluyor. Bu süreçte pahalı fosil yakıt üretimini sübvanse edecek modelleri oluşturuyor. 2005 yılında rödovansın yasalaşması, çevre ve işçi sağlığı kriterlerinin düşürülmesi ile Türkiye yerli üretimini ciddi bir oranda arttırdı. Buradaki faturanın görünenden daha kötü olduğunu Soma faciası ardından öğrendik. Daha önce 135 dolara çıkartılan bir ton kömür 24 dolara rödovans yoluyla çıkartıldı. Bu fark birilerinin cebine kar olarak giderken asıl faturayı 301 madenci canıyla, bizlerse hem faturalarımızla, hem de yaşadığımız beklenmeyen iklim olayları ile ödedik. Böylece yerli kömür politikası 2012’de 2002’ye göre %32 daha fazla kömür üretimine yol açtı.

Enerji nasıl israf ediliyor?

Türkiye’de uygulanan yüksek karbon ekonomisinin daha fazla fosil yakıt ve bu yakıtların üstünden alınan vergilerle devlet bütçesine kaynak yaratma üstüne kurulduğu aşikar. Üretimin gelire dönüşmesi için tüketimin arttırılması gerektiği de ortada. Bunun araçlarını konut sektöründe 2006-2007’de oluşturdu. 2006 yılında yapılan değişiklikle kat mülkiyeti kanunu ile merkezi ısıtmalar bir anda bireysel ısıtma sistemlerine döndü, ardından da doğalgazı her kente bağlayarak kullanımını arttırırdı. 2007’de 0,34 dolar cent olan doğalgazın tüketici fiyatını 0,54 dolar cente çıkartarak insanları kömüre dönmeye zorladı. Bütün bunlara ek olarak inşa edilen yeni konutların standartları zayıflatıldı, daha enerji yoğun konut biçimlerine geçilmesine zemin hazırladı ve konutlarda enerji tüketimi arttırıldı. 2012 yılında konutlarda ısınma ve mutfak için kullanılan enerji 1990’a göre %238 artmış durumda. Yani 1990’larda 100 birim enerji ile tüm konutlar yılı geçirirken, 2012’ye geldiğimizde bu miktar 338 birim enerjiye çıktı. Böylesi bir gelişim için daha verimsiz konutlar, daha işlevsiz geniş yapılara ihtiyaç vardı. Nitekim kentsel dönüşüm politikaları ile pompalanan konut furyası bu işe hizmet etti.

EnerjiIsrafiKonut

İsraf edilen enerji toplumsal ve iklimsel felaket demek!

Türkiye’nin daha fazla fosil yakıt ile daha fazla bütçe geliri modelinin toplumsal ve çevresel olarak ciddi sorunlar doğurduğunun ve daha da önemlisi iklim değişikliği ile mücadeleyi kösteklediğinin bugün herkes farkında. Yaz aylarında yaşadığımız anlık ve şiddetli aşırı hava olayları, kent merkezlerini bunaltan hava sıcaklıklarının ardından yağışların sel felaketlerine dönüşmesi toplumda iklim değişikliğinin geldiği noktayı tartıştırdı. İklim değişikliğinin bilimsel raporlarda kaldığı yıllar geride kaldı. Türkiye’de kömür üretiminin yaşadığımız yüzyılın ne kadar gerinde olduğu ve her çıkarılan kömürün işçilerin yaşamlarını değiştirdiği gibi iklimi de değiştirdiği artık toplumsal akla yerleşmiş durumda.

İsraf etmesek?

Daha verimsiz konutlar, daha verimsiz ulaşım çözümleri enerjiyi boşa harcamaktan başka bir işe yaramıyor. Bugün dünya ekonomisi daha az enerji, daha az nükleer, daha az kömür üstüne kurulu bir modelde yarışıyor. Uluslararası Enerji Ajansı’nın beyanına göre 2000-2012 arasında Almanya yıllık ortalama %0,75, İngiltere %1,15 enerji tüketimini azaltmış. 2018 yılında sonra ise AB ülkeleri öne yeni evleri, ardından da diğer binaları sıfır enerjili evler standardına yaklaştırmayı zorunlu kılıyor. Yani dünya artık enerjisini korumaya çalışıyor.

Gelişmekte olan ülkelerin enerjiye ihtiyacı var olduğu ‘mit’i de artık ölüyor. G20 masalarında birlikte oturduğumuz Güney Kore hükümeti hazırladığı yeni enerji planında artık santral yapmak değil, enerjiyi yönetmeye karar verdiklerini açıkladı. Çözümü de enerji verimliliği ve iklim dostu enerji yatırımları ile ortaya koyacaklarını duyurdu.

Enerjimizi israf ettiğimiz halde “enerjiye ihtiyacımız” var denilmesinin gerçeği perdelemek dışında bir anlam ifade etmediği çok açık değil mi?

 

Share Button

Türkiye’nin 2012 İklim Karnesi: Yapılmaması Gerekeni Yapmak!

Her yıl olduğu gibi, Türkiye hazırlamış olduğu ulusal sera gazı envanterini Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Sekretaryası’na teslim etti ve ilgili iki rapor sekreterya internet sayfasında 15 Nisan tarihinde yayınlandı. İletilen verilere göre, Türkiye 2012 yılında 2011’e göre atmosfere %3.7 , 1990 yılına göre de %133.4 oranında daha fazla seragazı saldı. Böylece, iklim değişikliğini durdurmak için emisyonları 2020’de  1990 yılına göre %25-40 mertebesinde azaltma hedefine karşı güçlü fosil yakıt politikasını sürdürdü. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli-IPCC’nin 2007’de yayınlamış olduğu 4. Değerlendirme Raporu’nda yer alan uyarıları kenara bıraktığı gibi, bugünlerde parça parça yayınlanan 5. Değerlendirme Raporu’nda önceki rapora göre daha kesinleşmiş ifadelerin de ülke politikalarında yeri olmadığını ortaya koydu.

Ancak Türkiye’nin teslim etmiş olduğu CRF (Ortak Raporlama Formatı) ve NIR (Ulusal Envanter Raporu) bundan çok daha fazlasını anlatıyor.

Envanter Raporları Ne Anlatır?

“Nitekim kuraklığın yoğun olduğu 2007 yılında hidroelektrik enerji eksikliği doğalgaz ve kömür santrallerine yüklenilerek geçiştirilmiş. Bu bile aslında herhangi bir iklimsel olaya karşı ne kadar hazırlıksız olduğumuzun bir göstergesi.”

2007 Yılı Envanter Değerlendirmesi, O.Algedik

Sekreterya’ya iletilen raporlar IPCC’nin yöntemlerine göre hazırlanır ve genel olarak ülkenin iklim karnesini ortaya koyar. İklim karnesi dikkatli incelendiğinde, yöntem ve arka plan irdelenerek güncel politikalar ile ilişkileri kurulduğunda iklim değişikliği politikaları dışında pek çok noktayı görebilirsiniz. 2007 yılında yaşanılan kuraklığın etkisi ve enerji politikalarına yansımasını bildiğinizde 2014 kuraklığı ile politikaların aynen devam ettiğini öngörülebilir, ekonomik bir pazar çalışması yaptığınızda düşük karbon ekonomisinin değil, yüksek karbon ekonomisinin Türkiye’de çalıştığını anlayabilirsiniz. Hatta, yükselen sektörleri, iklim değişikliğine vatandaşa çözümün sunulmadığını, geleceğin ne tür senaryolar doğurabileceğini de anlayabilirsiniz.

Envanter Raporları Ne Kadar Doğru?

Teslim edilen envanter raporları, IPCC’nin metotlarına uygun hazırlanır ve her sene bir uzman grubu tarafından gözden geçirilir. Şimdiye kadar Türkiye’nin teslim ettiği envantere dair uzman raporlarında bir dizi uyarı yer aldı.

Raporlamanın kalitesi açısından bazı göstergeler yer almaktadır. Örneğin envanterin dörtte üçünü kapsayan yakıt kullanımı sektörel ve referans yaklaşım ile hesaplanır iki yaklaşımın aynı sonucu vermesi beklenir. Burada da metot kaynaklı %2’lik bir sapmaya da izin verilir. Farkın fazla olması durumunda ise bir açıklama yapılması, bunun kaynağının raporlanması gerekir. Türkiye’nin bu sene verdiği raporda fark ise, şimdiye kadar verdiği raporların arasında en kötüsü sayılabilecek olan, %9,23 gibi yüksek bir farka sahiptir.

Bu örnekleri derinleştirmek mümkün. Ama asıl önemlisi raporu ne kadar referans alacağımız. Raporda verilen yüzlerce rakamın kendi iç tutarlılığı dikkate alındığında, elmaları elmalarla, armutları armutlarla karşılaştırdığınızda, doğru bir yöntemle okunan rapor geçmişi ve geleceği anlatacak bir dizi veri ortaya koyacaktır.

2012de Ne Oldu?

Türkiye 1990 yılına göre 2011’de seragazı emisyonlarını %125,1 arttırmıştı. 2012’de süren yüksek karbon ekonomisi ile bu artışı % 133,4’e çıkardı (Grafik-1).

Grafik 1- 1990 yılına göre Türkiye’nin seragazı emisyonlarında yüzde olarak artış. (Kaynak: CRF 2012)

Grafik 1- 1990 yılına göre Türkiye’nin seragazı emisyonlarında yüzde olarak artış. (Kaynak: CRF 2012)

Böylece, 1990-2001 arası %3,7 seviyesinde olan ortalama artış, 2001-2012 arası %4,3 gibi oldukça yüksek bir artış seyrine çıkmış oldu. 1990 yılında 188,43 milyon ton olan seragazı emisyonu böylece 2012’de 439,87 milyon tona ulaştı. Bilim dünyası iklim değişikliği durdurmak için kişi başı salımların 2 ton seviyesini çekilmesini önerirken, Türkiye bu hedefe denk gelen toplam salımlar ile olan makası daha da büyüttü (Grafik-2).

Grafik 2- Türkiye’nin yıllık seragazı emisyonları, milyon ton olarak (Kaynak: CRF 2012)

Grafik 2- Türkiye’nin yıllık seragazı emisyonları, milyon ton olarak (Kaynak: CRF 2012)

Emisyonların temel sektörlere dağılımına bakıldığında %70’inin enerji kaynaklı olduğu, %14 ile sanayinin ikinci büyük paya sahip olduğu, %8 pay ile tarım ve %4 pay ile atık sektörünün takip ettiği envanterden anlaşılmaktadır (Grafik-3).

Grafik 3- 2012 seragazı emisyonunun ana sektörlere dağılımı

Grafik 3- 2012 seragazı emisyonunun ana sektörlere dağılımı

Artışın kaynağına anlamak için temel sektörler baktığımızda, bütün sektörlerde artış olduğunu görüyoruz. 7,3 milyon ton artış ile enerji sektörü başı çekerken, sanayi sektöründe 4,2 milyon ton artışı tarım ve atık sektörü takip ediyor (Grafik-4)

Grafik 4-Türkiye’nin 2011 yıla göre 2012’de emisyon  artışının sektörlere dağılımı

Grafik 4-Türkiye’nin 2011 yıla göre 2012’de emisyon artışının sektörel dağılımı

Kim arttırdı?

Genel analizden sonra, artışın temel kaynağını ve temel kaynak ile politikaların bağlantısını kurmak 2012 yılını anlamak açısından faydalı olacaktır. Şimdiye kadar sadece seragazı üstünden yaptığımız hesaplamaları bu bölümden itibaren sadece karbondioksit üstünden yaparak kendi içinde karşılaştıracağız.

7,3 milyon ton olan toplam seragazı emisyonundaki artış ve %70 pay ile enerji en belirleyici sektör durumunda. Enerji sektörünün altında enerji kullanan sektörlerin kırılımı yapıldığında bir kısmında azaltım, bir kısmında ise artış görülüyor. Diğer sera gazlarını dikkate almadan baktığımızda, artan ve azaltanlar toplandığında 6,9 milyon ton daha fazla karbondioksit’in atmosfere salındığını görüyoruz.

Bu artışta 2 önemli kalem var ki politikanın envanterde ne kadar belirleyici olduğunu ortaya koyuyor.

Karayolu taşımacılığında kullanılan petrol nedeniyle salımlar 2012 yılında 2011’e göre %33,8 artarak 41,47 milyon ton’dan 61,24 milyon tona çıkarak tarihi bir rekor kırdı. 14 milyon ton karbondioksitin daha fazla salındığı 2012, duble yollar, kent içi otoyollar, azalan toplu taşıma politikalarının ne nedenli iklimi değiştiren politikalar olduğunu 2012 envanteri ile gözler önüne serdi. 2012 yılında yakılan dizel yakıttan kaynaklanan karbondioksit, linyit yakararak elektrik üreten santrallerin atmosfere saldığı karbondioksit miktarını 2012 yılında geçti.

Konutlarda ısınma ve yemek pişirme amaçlı olarak kullanılan fosil yakıtlardaki artış ise bir önceki yıla göre %17,6 oranında gerçekleşti. Fuel-oil gibi sıvı yakıt kullanımı -arz payına rağmen- ciddi oranda düşerken, doğalgaz ise pahalı bir yakıt olması nedeniyle % 4 oranında daha az kullanıldı. Artışın amiral gemisi ise kömür oldu. 2012 yılında konutlarda, 11,6 milyon daha fazla kömür kaynaklı karbondioksit atmosfere verilirken, yıllık artış %42 olarak gerçekleşti. Böylelikle, doksanlı yıllardan itibaren azalan kömür kullanımı kentlerin havası değişirken, 2002’den itibaren tekrar yükselişe geçerek konutlarda ana yakıt malzemesi olarak doğalgazın tahtına oturdu.

Grafik 5- 1990-2012 yılı arasında konutlarda fosil yakıt kullanımına göre seragazı emisyonu (bin ton olarak)

Grafik 5- 1990-2012 yılı arasında konutlarda fosil yakıt kullanımına göre seragazı emisyonu (bin ton olarak)

Böylesi bir artışın kaynaklarını anlamak için enerji kullanımı olarak konut sektörünü incelemek gerekmektedir. 1990’lı yıllarda kişi başına bir birim fosil yakıt yakılarak konutlarda enerji ihtiyacı karşılanırken, karşılığında bir birim karbondioksit emisyonu ortaya çıkıyordu. Bu değer, 1990-2002 arası hemen hemen mevsimsel değişiklikler dışında aynı kaldı ve 2012 yılında kişi başına düşen enerji tüketimi ve karbondioksit emisyonu iki katına çıktı.

Burada iki sorun alanı karşımıza çıkmakta. İlki kentleşme politikaları. Daha geniş evler, daha verimsiz konut sistemleri ile yaşadığımız binalar daha fazla enerji tüketen birimlere dönüştü. Burada rezidansların, TOKİ’nin yaptığı binaların rolünü unutmamak gerekiyor. Ayrıca kat mülkiyeti kanununda yapılan değişiklik ile 2007’den itibaren merkezi ısıtma sistemlerinden bireysel ısıtmaya geçiş ciddi bir kırılma noktası oldu.

İkincisi ise doğalgaz fiyat politikası. Doğalgaz fiyatlarının oldukça yüksek olması, bireysel kullanıcıları kombi yerine soba yakmaya zorladı. 2007 öncesi merkezi ısıtmaya sahip konutlar kanunun yarattığı fırsatla kombiye geçti ama bu süreçte de faturalar pahalı gelmeye başlayınca kömür kullanımına dönmeye başladı.

Kentsel dönüşüm ve 3. Havalimanı?

Kentsel dönüşüm adıyla bugün pek çok konut ömrü bitmeden yıkılırken, yeni betonarme konutlar için ciddi bir çimento kullanımı söz konusu. Taksim meydanı bile betonlaşırken, envanterde bu politikaların iklime olan sonuçlarını da görmek mümkün. 1,4 milyon tonu çimento sektörünün enerji ihtiyacından, 2,6 milyon tonu çimento üretiminde kullanılan işlemlerden kaynaklı olmak üzere sektörde toplam 4,1 milyon ton karbondioksit emisyonu artışı gerçekleşti. Yıllık artış %8 oldu.

Havacılık sektörü de iklim açısından gün geçtikçe tehlikeli hale gelmeye 2012 yılında da devam etti. Yurtiçi uçuşlar kaynaklı  %12 daha fazla karbondioksit 2012’de atmosfere salındı. Uluslararası uçuşlar için verile yakıtlar ise- envanter toplamına etki etmese de- %5’lik bir artış gösterdi.

2012 Kömür Yılı Başarılı oldu mu?

Enerji Bakanlığı tarafından 2012 yılı kömür yılı ilan edilmiş, elektrik üretiminde kömür yatırımlarına dair bir dizi destek açıklanmıştı. 2012 yılında program başarısını gösterdi ve petrol ve doğalgaz’dan kaynaklı salımlar az miktarda azaldı. Buna karşılık, 2011’de 66,2 milyon ton olan kömür kaynaklı karbondioksit emisyonu 2,5 milyon ton artarak 2012’de 68,7 milyon  tona ulaştı.

Sonuç olarak…

1992’de müzakere edilen İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne 2004’de, 1997’de müzakere edilen Kyoto Protokolü’ne 2009’da katılan Türkiye, 2009’da görüşülen Kopenhag Uzlaşması sonucunda hiçbir azaltım hedefi vermedi. 2012 envanteri Türkiye’nin uluslararası düzeyde olduğu gibi ulusal düzeyde de hiçbir adım atmadığı gibi, iklimi değiştirmek için bütün araçları ekonomi adına kullanacağını ortaya koyuyor. Bu haliyle son envanter Türkiye’nin “yüksek karbon ekonomisi” merkezli politikayı tercih ettiğini ortaya koyuyor. Sonucunda da, doğa tahribatına yol açan inşaat, enerji ve ulaşım politikalarındaki gelişmeler  iklimi de değiştiren seragazı emisyonlarına hızla ve şiddetle yansıyor.

Türkiye’nin 2012 yılında gerçekleştirdiği faaliyetleri atmosfere saldığı seragazları üstünden anlatmaya çalıştık. Bunu yaparken de yüzdeler üstünden tanımlamayı daha anlaşılır kılmak için tercih ettik. 1990 yılına göre %25-40 azaltım yapılması gereken noktada  tek bir yılda karayolu taşımacılığında %33,8, toplamda ise %3,7 artış yapmasının yaşamsal karşılığı dikkate alınmak zorunda. 2012 yılı seragazı envanter raporları, Türkiye’nin iklim değişikliği konusunda yapılmaması gereken her şeyi yaptığını gösteriyor.

Türkiye'nin teslim etmiş olduğu envanterin kapağı

Türkiye’nin teslim etmiş olduğu envanterin kapağı

 

 

Share Button

Türkiye’nin 2011 Seragazı Envanteri Değerlendirmesi: Tarih artık bugündür!

Türkiyenin İklim Envanteri: Tarih artık bugündür!

 

2011 yılı envanteri, 1990 yılına göre salımların %124.2 arttığını ortaya koyuyor. 2010 yılına göre ise %5.1’lik bir artış anlamına geliyor. Yani iklim değişikliği için atılması gereken adım ile Türkiye’nin yapması gereken arasındaki makas her geçen gün büyüyor.

2011 yılı sera gazı envanterini Türkiye 12 Nisan 2013 tarihinde BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Sekretaryası’na iletti. 2004 yılından bu yana ve 1990 yılını baz alarak hazırlanan bu raporlar, aslında iklim değişikliğine dair neler yaptığınızın bir özeti.

Küresel salımların 1990 yılına göre 2020’de %40 azaltılması gerektiğini yıllar önce bilim dünyası söylemişti. Son yaşanan Kuzey Kutbu yaz sonu buzulunda aşırı küçülme, Grönland kara buzulunda yüzey tabakasındaki hızlı erime ve en son Kuzey Kutbu sıcaklık rekorları haberi, durumun bilimin tahminlerinden daha kötü olduğunu ortaya koyuyor. Küresel düzeyde, artık yıllık %6 seviyesinde azaltım iklimin üstümüze yıkılmaması için son şans.

İşte böylesi bir bilimsel ve yaşamsal arka planda, Türkiye’nin sera gazı envanteri, çok şey anlatıyor.

Envanter Ne Söylüyor?

2012-2013 kışı Türkiye’de günlük meteoroloji verilerinin toplumun gözünde aşırılıklara cereyan ettiği bir dönem oldu. İşin kötüsü, yaşadıklarımız 1990’lı yıllarda saldığımız sera gazlarının etkisi aslında. Atmosfere salınan her karbondioksit molekülü, belli bir zaman sonra iklim değişikliğinde etkisini ortaya koyuyor.

2011 yılı envanteri, 1990 yılına göre salımların %124.2 arttığını ortaya koyuyor. 2010 yılına göre ise %5.1’lik bir artış anlamına geliyor. Yani iklim değişikliği için atılması gereken adım ile Türkiye’nin yapması gereken arasındaki makas her geçen gün büyüyor.

Grafik-1: Türkiye'nin 1990-2011 yılları arası seragazı emisyonları

Grafik-1: Türkiye’nin 1990-2011 yılları arası seragazı emisyonları

Yaklaşık 20 milyon ton karbondioksit eşdeğeri artışın en büyük kısmı, 16.2 milyon tonu enerji kaynaklı. Geri kalanının 2.2 milyon tonu endüstri kaynaklı 1.7 milyon tonu ise tarım kaynaklı artış.

Enerji kaynaklı artışın 9.4 Milyon tonu elektrik üretiminde kullanılan doğalgaz ve kömür iken, kalan artışın 3.2 milyon tonu ulaşım, 3.4 milyon tonu ise, sıkı durun, demir-çelik ve çimento sektöründeki enerji kaynaklı. Neredeyse, termik santraller, daha fazla karbon yoğun ulaşım ve köprü, baraj ve konut yapımı nedeniyle 80 milyon nüfuslu Etiyopya’nın bir yıllık salımının yarısı kadar arttırmışız. Biz bu benzetmeyi yaparken, Etiyopya’nın da aralarında bulunduğu 49 ülkeden oluşan Az Gelişmiş Ülkeler sera gazı azaltım hedefi alacaklarını açıkladı.

Geçmiş daha mı kötü?

2011 yılındaki %5.1 artış ile Türkiye 1990 yılından bu yana yıllık ortalama %3.92 gibi bir artış oranı yakalamış görünüyor. Eğer baz yıl olarak 1990 değil’de, mevcut hükümetin seçildiği yılı seçerseniz, 2002-2011 yılı artış ortalaması %5.07 gibi ciddi yüksek bir oran karşınıza çıkıyor. Kısacası, son 9 yılın ortalaması çok daha yüksek. Bu arada hatırlamakta fayda var, İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesine 2004 yılında, Kyoto Protokolü’ne ise 2009 yılında Türkiye taraf oldu.

Türkiye son 21 yıllık temel politikasını sürdürürse (Grafik-2’de 2020-Y1 ile gösterilmiştir), 2020 itibariyle 600 milyon ton toplam salıma ulaşacak, kişi başı salım ise 6.7 tona aşarak bilimin hedef koyduğu kişi başı 2 ton mertebesini bir daha hayal edemeyecek.

2002 yılından bu yana politikalarını sürdürürse(Grafikte 2020-Y2 ile gösterilmiştir), 660 milyon ton mertebesinde bir salım ve 7.2 ton kişi başı salımları ile AB’nin 2011 yılı ortalamasını yakalayacak. Unutmadan, AB 2011’de kişi başı salımlarını %3 azalttı[i].

Kısacası, bilimin ortaya koyduğu veriler bir yana, sayısal veriler de pek iç açıcı olmayacak.

Grafik-2: Türkiye'nin kişi başına düşen seragazı emisyon gerçekleşme ve projeksiyonu

Grafik-2: Türkiye’nin kişi başına düşen seragazı emisyon gerçekleşme ve projeksiyonu

Konutlar Daha mı Kötü Artık?

Türkiye 2011 yılında kömür ve doğalgazdan elektrik elde etmeyi sevdi. Bunu gelişmişlik ya da kalkınmışlık olarak gören eski öğreti bugün hala güçlü. Bu öğretiye göre eskimiş konutlardan kurtulmak, yeni “residanslara çıkmak” çok daha makbul. Ama envanter bunu söylemiyor.

Konutlarda kullanılan fosil yakıt kaynaklı sera gazı salımları envanterin bir parçası. Salımlar ise kullanılan yakıtın verdiği enerji üstünden hesaplanır. Türkiye’de konutlar da 1990 yılında 240 milyon TJ olan toplam enerji kullanımına göre 2002’de 280 Milyon TJ’e çıkmış. 2011’de ise 836 Milyon TJ’e çıkmış. Sera gazı olarak ifade edersek, 1990’da 23 Milyon ton karbondioksit salımından 2011’de 52.6 Milyon ton’a ulaşmış.

Şimdi burada aklınız karışabilir, 2002’de ne oldu da artış katlandı?

2002 yılına kadar kentsel hava kirliliği nedeniyle kömürden doğalgaza geçiş yaşandı. Bu nedenle kömür kullanımı 2002’de 1990’nın yarısına düştü. Konut sayısındaki artışa bağlı olarak da enerji kullanımında %16’lık bir artış 12 yıl içinde gerçekleşti.

2002’den sonra doğalgazın kentleri kömürden kurtarmak için bir araç olmaktan çok her tarafa ulaşan ve düzenli bir gelir toplama aracı olması sonucunda kullanımı çok ciddi arttı. Bunun sonucunda, 2011’de 1990’ın tam 201 katı daha fazla gaz yaktık! Gelir kaynağı görme ve sonucunda fiyat artışı ise, 1990’a göre yarıya düşen kömür kullanımını tekrar cazip hale getirdi ve 2011’de 2002’nin 4 katı kadar evlerde kömür yakar olduk. Yani, kentlerdeki hava kirliliğini çözme amacı bugün fosil yakıtlardan gelir toplamaya, kısacası yüksek karbon ekonomisini geliştirmeye yaradı.

Ancak bu açıklama, tek bir şeye cevap veremiyor, o da konutların daha verimsiz enerji kullandığı. 1990 yılına göre neredeyse 4 katı enerji harcayan konutlar, olsa olsa enerji verimsizliğinin, kentsel dönüşüm ile ortaya çıkartılan geniş evlerin bizlere hediyesidir.

3. Köprü ve Havalimanı!

Ulaşımda kullanılan yakıtlardan kaynaklı 3.4 milyon ton bir artış olduğunu söylemiştik. Böylesi bir artış ile ulaşım kaynaklı toplam salımlar 47.7 milyon ton’a çıktı.

2.16 milyon ton artış ile karayolu ulaşımı en büyük kaynak. 2010 yılına göre %6 bir artış gerçekleşirken, bu artışa rağmen benzin kaynaklı salımlar %13 azalmış. LPG’den kaynaklı salımlar %3, dizel kaynaklı salımlar ise %9 artarak bu artışın aktörleri olmuş. Kısacası, tüketiciye ulaşım pahalı geldiği için benzinden dizel ya da LPG’ye geçmiş, ama toplu taşıma olmadığı için de bireysel araçlarla ulaşımını sağlamak zorunda kalmaya devam etmiş.

Haydarpaşa Tren garının kapatılması, benzer şekilde Amik gölünün kurutulup ortasına havaalanı yapacak düzeyde havacılık desteği, salımlarda da kendine yer bulmuş. 2011 yılında salımlar hava ulaşımında 2010’a göre %11 artmış. Bu artış sadece yurtiçi ulaşım kaynaklı. Yurtdışı uçuşlarını da dikkate aldığımızda toplamda ve de garip bir şekilde %213 gibi bir artış söz konusu[ii].

Sonuçta, toplu taşıma değil bireysel taşıma derseniz duble yollar, köprüler ve havalimanları ile ulaşım değil, iklim değişikliğinden başka bir şey ortaya koyamazsınız.

Sonuç Olarak?[iii]

Türkiye 2012 yılını kömür yılı ilan etti. Depreme karşı olduğu söylenen kentsel dönüşüm ile Ankara’nın ortasındaki tarihi Saraçoğlu Mahallesini bile yıkma kararı aldı. TUİK tarafından hazırlanan envanterin Sekreterya’ya iletilmesinden sorumlu kurumun başındaki Çevre ve Şehircilik Bakanı, çimento santraline karşı çıkan halka bundan sonra bölgeye yapılacak yatırımlarda imza atmayacağını söyledi. Diğerlerini de eklediğinizde ortaya iklim dostu teknolojiler üstünde rekabete giren, halkı için yaşanacak topraklar arayan devletlerin olduğu bir dünya ile o dünyaya rağmen kar yağmadan kışı geçiren, yaptığı konutların dere yatağında olduğunu daha fark etmeyen her gün sel felaketleri ile ülkenin bir yeri yara sararken %124’lük bir sera gazı salım artışı çok normal görünmüyor.

“Küresel vicdana en fazla ihtiyaç duyduğumuz bir çağda yaşıyoruz” demişti Başbakan 8 Nisan tarihinde BM Ormancılık Forumu’nda. Görünen o ki, bu denli fosil yakıt merkezli politikalar nedeniyle sözlerini tarih içinde değil, bugün çokça sorgulayacağız. Zaten iklim değişikliğinin geldiği noktada tarih artık bugün değil mi?

 

[i] http://ec.europa.eu/dgs/jrc/index.cfm?id=1410&dt_code=NWS&obj_id=15150&ori=RSS

[ii] 2009 yılında yurtiçi hava ulaşımı kaynaklı salımlar 5.2 milyon ton iken 2011’de 3.3 milyon ton olmuş. Çok ciddi bir azalma görünüyor. Ancak, ilginç bir şekilde uluslararası uçuşlar kaynaklı salımlar 2009’da 1.15 milyon ton iken 2011’de tam 7.2 milyon tona çıkmış. Bu sayılar umarım doğrudur.

[iii] Bu inceleme yapıldığında, Türkiye tablolar ile birlikte vermesi gereken Ulusal Envanter Raporu’nu henüz iletmemişti. Tablolardan, yutaklar gibi bazı kalemlerde tekrar hesaplamaya gidildiği görülüyor.   

 

Share Button

Türkiye’nin 2010 Seragazı Envanteri Değerlendirmesi: Rekorlarını kırdı.

Türkiye iklim değişikliğinde rekorlarını kırdı!

İklim değişikliği konusunda “kirleten” ülkelerin sorumluluk alması gerektiğini söylemeye devam ederken, son resmi sera gazı envanterine göre asıl Türkiye “kirletme” konusunda rekorlar kırıyor.

Türkiye 16 Nisan günü Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Sekreteryası’na 2010 yılı verilerinin olduğu Ortak Rapor Formatı (CRF) ve Ulusal Envanter Raporu (NIR) teslim etti. Her yıl verilen ve Türkiye’nin bütün sera gazlarını ve sektörlere göre detaylarını içeren bu son rapor ile 1990 yılından 2010 yılına kadar neler yapıldığını görmek mümkün hale geldi. Bu durumda 2050’ye kadar küresel salımların 1990 yılına göre onda bir düşmesi gerektiğini bilim dünyası söylerken Türkiye hedefden geri dönülmez şekilde uzaklaşıyor.

Türkiye uzun yıllar kişi başına düşen salımların dünya ortamlamasının altında olduğunu dile getiriyordu. Yine, bilim dünyası uzun vadede kişi başına düşen salımların 2 ton’un altına inmesinin hedeflenmesi gerektiğini ortaya koyarken, Türkiye 2010 yılında kendi değerini yukarı taşıdı ve 5.45 ton kişi başına düşen salıma ulaştı. Zaten dünya ortamasının üstünde iken bu artış ile de hedefin tersi yönünde adımlar atıldığını söyleyebiliriz.

İklim değişikliğini durdurmak konusunda Türkiye’nin yanlış yönde ilerlemesi, kısa vadede başka sonuçlar da doğuracak. Böylesi bir salım artışının devamı durumunda 2020’ye kadar  OECD ya da AB ülkelerinin kişi başı salımlarını geçerek en sorumlu ülkeler liginde oynaması mümkün hale gelecek. Aslında bugün için Türkiye’nin toplam salımları ve kişi başı salımları ile Dünya’nın “kirleticiler” birinci liginde oynadığını, 50 yıl önce hiçbir sorumluluğu yokken, artık bir süredir sorumlular arasında yeraldığını görüyoruz.

 

Grafik-1: Türkiye'nin 1990 yılından 2010 yılına kadar toplam seragazı emisyonu

Grafik-1: Türkiye’nin 1990 yılından 2010 yılına kadar toplam seragazı emisyonu

Etiyopya kadar salım eklendi!

Toplam sera gazı salım artışı bir yana, Türkiye 2010 yılında bir önceki yıla göre atmosfere  32.3 milyon ton daha fazla karbondiksit saldı. Bu miktar, 1990 yılından bu yana bir yıl içinde eklenen en fazla salım olarak Türkiye’nin bir başka rekoru oldu.

Türkiye’nin bir yılda yaptığı bu artış neredeyse 80 milyon nüfuslu Etiyopya’nın bir yılda saldığı sera gazına eşit. Yani Türkiye salımlarına bir Etiyopya daha ekledi! Kişi başı salımları yarım ton olan ve ,  milli geliri Türkiye’nin onda biri olan Etiyopya, onlarca alanda iklim dostu projelerini hayata geçiriyor. Bu projelerden yola çıkarak, en basitinden, güneş enerjisi konusunda Türkiye’yi 2015’de geçebileceğini söyleyebiliriz.

Artışın kaynakları!

Türkiye’de ne oldu da bu düzeyde salım artışı oldu? Ekonominin büyümesi gerekçe olarak karşımıza çıkacaktır. Ancak, pek çok ülkenin ekonomik büyümeye rağmen salımlarının artmaması, hatta azalması ekonomik büyümenin asıl açıklama olmayacağını gösteriyor. Sektörler bazında detaya girdiğimizde ve ortalamayı yükselten sektörlere baktığımızda sorunun gerçek nedenleri ortaya çıkıyor.

Fosil yakıttan elektrik üretimi 2010 yılında tam 10.5 milyon ton daha fazla salım artışı yapmış. Bu artış bize iki şeyi çok net ortaya koyuyor. Birincisi, Türkiye  artık daha fazla kömüre ve doğalgaza öncelik vermesi ile fosil yakıt kullanımı her geçen gün artıyor . İkincisi ise enerji verimliliğinin gerilediği ve iklim dostu yenilenebilir enerjilerin ise ilerlemediğini gösteriyor. Şu an lisans almış projelere ve Türkiye’nin stratejik hedeflerine bakarsak, durumun her yıl daha kötü olacağını söyleyebiliriz.

Diğer bir sektör ise demir-çelik sektörü. Demir çelik sektörü tek başına artış miktarının üçte birini denk gelen 11. 4 milyon ton daha fazla karbondiksiti atmosfere saldı. Bu artış bütün sektörün bir yılda neredeyse salımlarının 2’ye katlanması demek!

Benzer bir şekilde, çimento sektörüde ciddi bir artış sağlayarak, anahtar sektörlerde bir basamak daha yukarı çıkarak üçüncü en fazla salım kaynağı oldu. 2009 yılında üçüncü sırada olan  ulaşımda kullanılan dizel kaynaklı karbondiksit miktarını geçti!

Artışın nedeni ekonomik büyümeden çok, Türkiye’nin fosil yakıt merkezli politikaları. Bu politikalar ne iklimi ne de doğayı dikkate alıyor.

Konut sektörü artış sağlamadı!

İlginç bir şekilde, konutlarda fosil yakıt kullanımı ve dolayısıyla sera gazı artışı yaşanmadığı gibi azalma oldu. Bir önceki yıla göre %5.9’luk bir azaltım göstermesi enerji verimliliği ile alakalı değil. Çünkü, 2010 yılı Türkiye tarihinin ölçülmüş en sıcak yılı olarak yaşandı ve sonucunda yakıt kullanımı azaldı. Böylesi bir azaltımda doğalgaz ciddi bir rol oynadı. Doğalgaz fiyatlarının yüksekliğini nedeniyle kömür kullanımında azalmadan çok doğalgazdan kaçış yaşandı!

Karbon Merkezli Büyüme

2010 yılı envanter sonuçları, Türkiye’nin inşaat ve elektrik enerjisi üretimi merkezli büyümesinin iklim için tehlikeli olduğunu ortaya koyuyor. Önümüzdeki dönemde kömür santrali hedeflerine inşaat sektörü üstünden ekonomik büyüme motivasyonunu da eklediğimizde Türkiye’nin karbon merkezli bir büyüme hedefinde hızla ilerlediğini görüyoruz.

2009 yılında Kopenhag’da yapılan iklim zirvesi ardından 140 ülke azaltım taahütleri verirken Türkiye “kalkınması” nedeniyle vermemişti. Geçen yıl Almanya nükleer santrallerini kapattığı halde kömür kullanımını arttırmadan %3’lük bir ekonomik büyüme sergilerken, Türkiye tamamen fosil yakıt merkezli, yani karbon merkezli, kirli bir büyümeyi sürdürüyor.Bu yaklaşım, diğer yandan ekonominin sadece fosil yakıt kullanımına indirgendiğini, verimlilik, yenilenebilir enerji ve iklim değişikliğinin de  yok sayıldığını gösteriyor.

Tehlikeli Nokta!

Türkiye’nin fosil yakıt kullanımı kaynaklı sera gazı salım miktarında azaltıma gitmeyip her geçen gün arttırma yönünde hareket etmesi, hem küresel düzeyde, hem de yerel düzeyde tehlikeyi beraberinde gitiriyor. Bu kış yaşanan aşırı kar yağışı ardından hızlı sıcaklık artışı Türkiye genelinde sel felaketlerine ve su baskınlarına neden oldu. Benzer şekilde 18 Nisan tarihinde ülke genelinde aşırı fırtına ile iklim anormallikleri konuşulur oldu. Hükümetlerarası İklim Değişikliği-IPCC’nin son hazırladığı “Aşırı Hava Koşulları Özel Raporu” zaten her 20 yılda bir yaşanan aşırı sıcaklıkların her yıl, her 20 yılda bir yaşanan aşırı yağışların her 5 yılda bir yaşanacağını ortaya koymuştu. Yaşadığımız bu felaketler ise artık iklim felaketlerinin hayatımızda olduğunu gösteriyor ve daha fazlasını yani iklimin devrilmesini istemiyorsak, fosil yakıtlardan hızla vazgeçilmesi gerekiyor.

NASA Godard Enstitüsü Başkanı James Hansen, iklim değişikliğini geri dönülmez noktadan önce durdurmak için küresel salım azaltım çalışmalarında geç kaldığımızı ve bu nedenle yıllık salımların %6 azaltılması gerektiğini ortaya koyuyor. Ama Türkiye azaltmak şöyle dursun sera gazı salımını sadece 2010’da %8.7 arttırıyor.

Fosil yakıt vergileri iklime!

Türkiye’nin bu sicili bizlerden toplanan fosil yakıt vergileri ile sağlanıyor. Yani kendi paramızla iklimi değiştiriyoruz. Son dönemde artan enerji fiyatları ve vergileri ile bu finansman kaynağı daha da fazla iklimi değiştirecek. Toplanan para ne iklim değişikliğini durdurmaya, ne de iklim felaketlerine karşı tedbirler almaya yatırılıyor. Bugün ülkeler vergiler ve modellerle iklim finansman modelleri kurarak süreci hızlandırmaya çalışıyor.

Türkiye fosil yakıt salımlarında rekor kırdı ve bu rekoru biz finanse ettik. Geleceğimiz için artık kirli karbon ekonomisini bırakılmasını sağlamak zorundayız!

 

Karşılaştırmalı sayısal özet:

401.9 Milyon ton: Türkiye’nin 2010 yılı sera gazı salımı

%115 : Türkiye’nin 1990 yılına göre sera gazı artışı

%6 : İklim değişikliğini durdurmak içingerekli olan yıllık sera gazı azaltımı

%8.7: Türkiye’nin 2010 yılında gerçekleştirdiği sera gazı salım artışı!

38 milyon ton: Etiyopya’nın yaklaşık bir yılda atmosfere saldığı sera gazı.

32.3 milyon ton: Türkiye’nin 2010’da arttırdığı sera gazı miktarı !

52.7 Milyon ton: Çimento ve demir-çelik sektörünün 2010 yılı toplam salımı!

%91 : Demir çelik sektörünün 1 yılda arttırdığı sera gazı!

2 ton/kişi : küresel kişi başı sera gazı salım hedefi, yani olması gereken karbon bütçemiz!

5.45 Ton/kişi : Türkiye’nin ulaştığı kişi başı sera gazı salım miktarı

350 ppm: İklimin devrilmeyeceği güvenli karbındiksit miktarı sınırı, milyonda parçacık olarak

393 ppm : 2012 yılı başında atmosferde karbondiksit miktarı, milyonda parçacık olarak

 

Bu yazı Cumhuriyet Enerji ve Yeşilekonomi‘de yayınlanmıştır.

Share Button

Türkiye’nin 2009 Seragazı Envanteri Değerlendirmesi: İklim Karnesi Zayıf!

Türkiye’nin 2009 İklim Karnesi Zayıf! 

 

Her yıl olduğu gibi bu Nisan ayında, diğer ülkeler ile birlikte Türkiye 2009 yılı sera gazı envanterini kapsayan 2011 yılı raporunu Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Sekreterya’sına iletti. Verilen envantere göre, Türkiye başta karbondiksit olmak üzere toplam sera gazları salımlarını 1990 yılına göre %98 arttırarak neredeyse iki katına çıkarmış oldu.

İklim değişikliği ile mücadele için yapılan bilimsel çalışmalar, küresel salımların 2050’ye kadar neredeyse onda bire indirilmesini , 2020’ye kadar da yarıya yakın bir azaltım yapılmasını şart koşuyor. Ülkelerin hem Kyoto Protokolü çevresinde yaptıkları azaltım hem de Kopenhag Uzlaşması’sındaki taahhütleri bu hedefin çok uzağında olsa da, Türkiye’nin 2 katlık bir artış yapması durumu daha da zorlaştırıyor. Bu anlamıyla, Türkiye olmadan bir çözüm zor gözüküyor.

Türkiye’nin envanteri

Türkiye’nin envanterini incelediğimizde, sera gazı salımları içinde atık kaynaklı salımları 3,5 kata çıktığı, enerji kaynaklı salımların ise 2 kattan fazla bir değere ulaştığı görülüyor. Fakat burada tüm sektörler incelendiğinde, enerji sektörünün payının %75 olduğu görülecektir. Bu durumda enerji sektörünü daha dikkatli değerlendirmekte fayda var.

Sadece elektrik üretimine baktığımızda, termik santrallerde kullanılan kömür kaynaklı salımlar 1990 yılına göre 2,5 katına çıkarken, doğalgaz kaynaklı salımlar  7.1 katına çıkmış. Benzer şekilde ulaşım içinde yer alan havacılık sektöründe yakıt kullanımı kaynaklı salımlar ise  1990 yılına göre 7 kattan fazla arttığı 2009 yılı verilerini incelediğimizde görüyoruz.

Konutlarda fosil yakıt kullanımı ise oldukça çarpıcı sonuçlar veriyor. Konutlarda doğalgaz kullanımı kaynaklı salımlar  2009 yılında 1990’a göre 156 kat artmış durumda. Doğalgaza geçiş ile birlikte kömürün terk edilmesi beklenirken, konutlarda kömür kaynaklı salımlar ise 2,3 katına çıkmış. 2001 yılına kadar konutlarda kömür kullanımı yerini doğalgaza bırakmaya başlamıştı fakat artan vergiler ve yüksek fiyatların insanları kömüre geri dönmeye zorlamış olduğu ortaya çıkıyor. Burada kömür yardımlarının evlerde kullanılan kömürün %5’i civarında olduğunu hatırlatmakta fayda var. Bu verilerden, evlerde fosil yakıt kullanımın arttığını ve daha enerjisi yoğun evlere sahip olduğumuzu da söyleyebiliriz.

Grafik 1-1990 yılı salımlarımız 1 kabul ettiğimizde  bazı enerji alt-sektörler salımların 1990’a göre oranı (Algedik)

Grafik 1-1990 yılı salımlarımız 1 kabul ettiğimizde bazı enerji alt-sektörler salımların 1990’a göre oranı (Algedik)

 

Türkiye’nin Yeri

Kopanhag Uzlaşması ile ülkeler 2020 hedeflerini İklim Değişikliği Sekreteryası’na  ilettiler. Gelişmiş ülkeler salımlarını azaltabilecekleri hedefleri ortaya koydular. Gelişmekte olan ülkeler, salım artışını azaltacak hedeflerini, kısaca artıştan azaltım hedeflerini koydu. G. Kore, Endonezya, Meksika gibi ülkeler 2020 yılında salımlarını %30’lar seviyesinde azaltmayı bildirirken, Brezilya anlaşma olmasa bile %38 artıştan azaltım yapacağını iletti. Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler dışında kalan yüksek riske sahip ada devletleri ve az gelişmiş Afrika ülkeleri ise, hiçbir sorumlulukları olmadıkları halde, yapacakları projeleri yada hedefleri ilettiler. Bunlardan Maldivler 2020 için karbon-nötr olmayı hedef olarak açıklarken, Fas, Etiyopya gibi ülkeler ise tek tek yapacakları projeleri ortaya koyarak azaltım potansiyellerini ortaya koydu.

Türkiye, bu süreçte ne aralarında bulunduğu Ek-1 ülkeleri gibi azaltım ne de gelişmekte olan ülkeler gibi artıştan azaltım hedefini ”yükümlülük almayacağı” gerekçesiyle bildirmedi. Böylece 1992’de görüşülen çerçeve sözleşmesine 2004’de, 1997’de görüşülen Kyoto Protokolü’ne 2009’da katılması gibi 2009’da görüşülen Kopenhag Uzlaşması için de uzun yıllar bir şey yapmadan bekleyeceğinin sinyalini verdi.

Böylesi bir politikanın sonucu olarak da, Nisan 2011’de envanteri ileten 42 ülke arasında yine açık ara ile en fazla artış sağlayan ülke oldu.

Türkiye için nasıl bir gelecek?

Türkiye’yi nasıl bir geleceğin beklediği sorusunun cevabını, sadece politikacıların değil bizim de yanıtlamamız gerekiyor. Öncelikle politik açıdan baktığımızda, gelecekte, Türkiye’nin pozisyonunun bugünden de kötü olacağı ortada. Birincisi, yıllarca savunulan “dünya ortalamasının altında kişi başı salımımız olduğu” iddiasının artık doğru olmadığı ortaya çıktı. Türkiye’nin kişi başı salımlar bugün  5.2 ton ile dünya ortalaması üstünde. İkincisi ise, bugün için çözüm dünya ortalaması  ile bağlantılı olmaktan öte, kişi başı salımlarımızı 2 ton’un altına çekip 1,5 ton seviyesine indirmek. 2020’de ise 8.3 ton seviyesine çıkması beklenen salımlar ile yükümlülük almaması süreçlerin dışında kalması uluslararası siyaset açısından sorunlu.

 

Grafik 2- Türkiye’nin yıllara göre ton olarak kişi başı sera gazı salımları (Algedik)

Grafik 2- Türkiye’nin yıllara göre ton olarak kişi başı sera gazı salımları (Algedik)

Türkiye’de yaşayanlar açısından ise, durum daha da vahim. Hem daha fosil yakıt bağımlısı bir geleceğimiz olacak, hem de sonuçlarını daha ağır yaşayacağız. Bunun anlamı şu: iklim değişikliğine uyum için candamarı olan derelerimiz talan edilecek, otoyol ve köprü yapmak için daha fazla ağaç kesilecek, ısınma ve soğumaya daha fazla para harcayacak, sel, heyelan, kuraklık ve göç açmazı içinde kalacağız.

Bugün için bilim dünyası atmosferde 393 ppm (milyonda parça sayısı) olan karbondioksit yoğunluğunun artık tehlikeli sınırda olduğunu ve hızla güvenli yoğunluk olan 350 ppm’e inilmesini söylüyor. İklimin geri dönüşü olmayan noktaya geçtiği an, yaşam aşırı iklim olaylarını olağan yaşadığımız bir forma dönüşecek. Türkiye’nin bu yöndeki katkılarını da değiştirmek bizim elimizde..

 

(Bu yazı Cumhuriyet Enerji ve YeşilEkonomi‘de yayınlamıştır)

Share Button

Türkiye’nin 2007 Seragazı Envanteri Değerlendirmesi: Çözümü Öldür!

 Türkiye 2007 Sera Gazı Salım Envanteri[1] :  Çözümü Öldür!

Giriş

13 Nisan 2009 tarihinde Türkiye 2007 yılına ait sera gazı salım envanterini UNFCCC-Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Sekreterya ‘sına teslim etti. 1990 yılı referans alındığında Türkiye’nin sera gazı salımı 170 milyon tondan 372, 6 milyon tona yükseldi.

Grafik-1

Grafik 1 : Türkiye’nin 1990-2007 arası yıllık sera gazı salımı

9 Şubat tarihinde TBMM’den Kyoto Protokolü’ne taraf olunması için karar çıkartan Türkiye, iklim değişikliği konusunda adım atmakta geç kalmanın sonuçlarının ne kadar kötü olduğunu 2007 yılı envanteri için göstermiş oldu. Bu çalışma, daha çok salınan sera gazlarının sektörel ve çeşit olarak dağılımına değil, gerçekleşen artışın nedenlerini inceleyerek sonuçları paylaşmayı hedeflemektedir.

Dolayısıyla, aşağıdaki metin, bu bilgilerin ön süzgeçten geçirilmesi için hazırlanmıştır.

Tarih Karbon Kalemi ile yazıldı; Artış hızı dörde katlandı!

Türkiye, 1990-2006 yılları arasında seragazı artış hızında yüzde 95 ile zaten dünya birincisi idi. 2007 sonunda bu oran yüzde 119’u buldu. 

Referans yıl olarak alınan 1990 yılına göre karşılaştırıldığında envanter verilen 2004 yılından bu yana Ek-1 ülkeler listesinde en fazla sera gazı salımı artışı yapan Türkiye, 2007 yılı itibariyle artışlar arasında artış rekoru da kırdı! 2006 envanteri ile %96 sera gazı salımı artışı ile bir liderliğe sahipken, 2007 envanteri ile bu artışı %119’a çıkardı.

Türkiye’nin 1990-2007 arası yıllık sera gazı salımı

Grafik 2: 1990 yılına göre Türkiye’nin sera gazı salım artışı yüzdesi

Grafik 1’de görünen salımların yanında Grafik 2’de verilen artış yüzdeleri, iklim değişikliğine karşı sera gazı salımı azaltılması gerekiyorken, Türkiye’nin hem arttırdığını, hem de artış oranlarını da ciddi arttırdığını görüyoruz. Kısaca, Grafik 1 ve Grafik 2 artışın artış oranları arttırılarak da tetiklendiği gösteriyor.

2007 yılındaki artış oranının önceki yıllara göre daha çarpıcı olmasının birinci nedeni zaten yüksek olan artış oranının adeta sıçrama yapmasından kaynaklanıyor. Tablo-1’de görüleceği üzere,1990-2006 yıllarında seragazı salımları yılda ortalama 10 milyon tonluk bir artış gösterirken, 2006-2007 arasında bu miktar dörde katlanarak 40 milyon tona çıktı.

Tablo 1: Sera Gazı Salım özeti

Tablo 1: Sera Gazı Salım özeti

Yukarıda sayısal olarak verdiğimiz artış aritmetiğini oran olarak yaptığımızda da 16 yılın ortalama artışı olan  %4,1’i , Türkiye 2007 yılında %12’ye çıkartarak oransal bir artış gerçekleştirmiş oldu. Türkiye, bütün zamanların en yüksek artışını 2007 yılında yapmış oldu.

Çözümü Öldür

“21.yüzyılın ilk beş yılında CO2 salımları yılda yaklaşık %2’lik artış oranını sürdürmüştür. Eğer bu artış bir on yıl daha sürecek olursa, CO2 salımlarının (2000 ile 2015 arasında) %35 artışı, Alternatif Senaryo’nun başarılı olma ihtimalini ortadan kaldıracaktır”              

James Hansen’in Bildirisi ( 5 Mayıs 2006)

5 Mayıs 2006 tarihli NASA Uzay Araştırmaları Goddard Enstitüsü Başkanı Prof.Dr. James Hansen’in bu ifadesi, aslında, çözüm için gerekli ve hükümetlerin yaklaşmak istemediği alternatif senaryonun[2] bile yıllık %2’lik bir artış ardından gerçekleşemeyecek noktaya geleceğini ortaya koymaktadır. Bu bilgi ışığında Türkiye, aslında 2007 yılı artışını 2000 yılı ile karşılaştırdığımızda karşımıza acımasız sonuçlar çıkarmaktadır!

James Hansen’e göre, yıllık %2’lik bir artış, 15 yıl boyunca devam ettiğinde 2015 için toplamda %35’e ulaşacak bir artış hiçbir çözüm şansını bizlere bırakmayacak. Böylesi bir düzenli artışın 2007 karşılığı ise %15’dir.

Türkiye’nin seragazı salımının da James Hansen’in referans yılı olan 2000 yılını temel aldığımızda, sadece yedi yılda yüzde 33 gibi, dünya için 15 yılda aşılmaması gereken ortalamanın yedi yılda tamamlandığını görüyoruz. Bu artış eğilimi devam ederse, Türkiye’nin 2015 yılında, 2000 yılına göre %88 oranında bir artış yakalaması olası.

9 Şubat 2009 tarihinde Kyoto Protokolü’nü TBMM’den geçiren Türkiye, henüz protokole uluslararası düzeyde dahil olmamışken, çözüm konusunda atılabilecek en kötü adımı fazlası ile atmış durumda. Aslında, bu adım ile iklim değişikliğine karşı her türlü çözümü öldürme konusunda acı bir gerçekliğin karşımıza çıkmış olduğunu kabul etmek zorundayız!

Hangi sektörlerde artış oldu?

2007 yılında gerçekleşen yaklaşık 40 milyon sera gazı salımı artışında sera gazları olarak baktığımızda %75’inin enerji sektöründen kaynaklı, %25’inin ise tarım kaynaklı olduğunu görüyoruz. Sera gazları açısından baktığımızda ise %77 ile CO2 başı çekerken CH4 %10, N2O ise %13’lük bir paya sahip.

Tablo-2: 2007 yılı artışlarının sera gazlarına ve sektörlere dağılımı

Tablo-2: 2007 yılı artışlarının sera gazlarına ve sektörlere dağılımı

Sektörel Analiz

Sektörlere ilişkin değerlendirmeyi tarım sektöründe Azot oksit (N2O) ve Metan (CH4 ),enerji sektöründe ise karbondioksit (CO2) özelinde inceledik.

Tarım sektörün de N2O

Tarım sektöründe artışta %25 payda N2O önemli bir role sahiptir. Ancak, bu artışın kırılımına baktığımızda sentetik gübrenin ciddi bir role sahip olduğunu görüyoruz. Çünkü 2006 yılına dair verilerde hiçbir şekilde toprağa uygulanan sentetik gübre ile ilgili bir veri bulunmamaktadır. Bu nedenle tarım sektöründe yer alan artışlardan 5,6 milyon ton sera gazı salımı artışı toprağa uygulanan sentetik gübreler kaynaklı olup daha çok  N2O artışını tanımlamaktadır. Bu artış 2006 verisi eksikliği nedeniyle yüksek görünse de, aslında, bize 2006 envanterinde bu bilginin tamamlanması durumunda o yılında daha yüksek bir kirletici yıl olduğunu gösterecektir.

Tarım sektöründe Metan

Hayvancılıkta sindirim  ve dışkı kaynaklı sera gazı salımı olarak tanımlayabileceğimiz bu kısımda aslında 4,4 Milyon ton düzeyinde bir sera gazı salımı artışı görünmektedir. Metan gazı şeklinde olan bu artışta, raporda ilginç olan nokta, 2006 yılına göre ciddi bir endüstriyel büyük baş hayvancılığa dönüş olmasıdır. Küçük baş hayvancılık azalmış görünürken, yerini dolduran büyük baş hayvancılık ile sera gazı salımı artışında %11’lik bir paya sahip olmuştur.

Enerji Sektöründe CO2

Enerji sektöründe fosil yakıtlar hem elektrik üretimi hem de taşımacılık sektöründe ciddi bir role sahiptir. 2007 yılı artışında %75’ini oluşturan enerji sektörü kaynaklı artışta elektrik üretimi artışın %40’ını oluştururken, taşımacılık ise %19’unu oluşturmakta. Bunların sebebine inmemiz, aslında büyük artışın politikalarını da ortaya koyma konusunda ip uçlarını verecektir.

–       Kömür; Kömür kullanımında özellikle enerji, sektöründe ciddi bir artış göze çarpmaktadır. 11,6 milyon ton sera gazı artışı sağlayan kömür toplam artışta %29’lık bir paya sahipken, bunun en büyük sebebi linyit kullanımıdır. Son yıllarda Kyoto protokolü çerçevesinde kömür lobileri ciddi bir kafa karışıklığı ile kömürü temiz kılma çabası ile Temiz Kömür, Karbon Tutma ve Saklama (CCS) gibi kavramlar ortaya atarak sorunu başka yöne çevirmeye ve kendi pazarlarını korumaya çalışıyorlar. Benzer şekilde Türkiye’de bu tanımlara ek olarak “yeni ve yerli enerjiler” kavramı ortaya çıkıyor. İşte bu yeni ve yerli enerji kaynağı tanımına giren linyit kullanımı kaynaklı artış ile TEİAŞ verilerine[3] göre Türkiye’de elektrik enerjisinde linyit kullanımı 2006 yılına göre %21 artmış durumda. Linyitin bu derece çok kullanımı, mevcut santrallerin toplam gücünde 2006 yılına göre bir değişiklik sağlanmadan gerçekleşmiş. Yani linyit santralleri mevcut kurulu güçleri ile 2007 yılında %22 daha fazla yakıt kullanılarak sera gazı emisyonunda %14’lük bir artış gerçekleşerek 2007 yılı artışının %17’si linyit kaynaklı olmuş.

–       Doğalgaz; Benzer şekilde enerji santrallerinde doğalgaz kullanımı, 2006 yılına göre %20 artarak, kömürün yarattığı pay ve miktarda sera gazı emisyonunda artış yakalanmış durumda . 2007 yılında yakalanan 40 milyon ton sera gazı salımı artışında %30 pay ile toplam 12 milyon ton artışı tek başına doğalgaz yapmış görünmekte.

–       Taşımacılıkta Petrol; Üçüncü kalem olan petrol de ise durum çok farklı değil. Sera gazı salımı artışında %19’luk paya sahip olan bu sektörün yol taşımacılığındaki karbondioksit salımı artışına baktığımızda benzin kullanımındaki 0,8 Milyon Tonluk azalıma karşı 1,3 milyon ton LPG kaynaklı artış ve dizel yakıttaki 5,3 milyon ton karbondioksit artışı hesapları tersine döndürüyor. Bu açıdan bakıldığında, 40 milyon tonluk sera gazı salımı artışında yol taşımacılığı dizel araçlar ve LPG kullanımı ile toplam artışın %16’sını oluşturmuş durumdalar.

Tablo-3: Taşımacılık kaynaklı emisyonların kırılımı

Tablo-3: Taşımacılık kaynaklı emisyonların kırılımı

Ne yapmamalı?

Yukarıda yaptığımız değerlendirmeleri toparlarsak, fosil yakıt merkezli enerji üretiminde linyiti öne çıkarmak, doğalgazı “al yada öde” anlaşmaları çerçevesinde karlı kılıp kullanımını arttırmak, hayvancılığı endüstriyel hale getirmek yada ulaşımda duble yol kavramı ile taşımacılıkta toplu taşıma ve demiryollarını unutmak yapılmaması gerekenler ve bu politikalar ile başlı başına 2007 artışımızın %73’üne denk düşen 29,2 milyon ton sera gazı artışı demek. Aslında basit gibi görünen dört farklı politikanın yarattığı faturanın hem Türkiye için, hem de Dünya için giderilemez sıkıntılar doğuracağı da açık. Nitekim kuraklığın yoğun olduğu 2007 yılında hidroelektrik enerji eksikliği doğalgaz ve kömür santrallerine yüklenilerek geçiştirilmiş. Bu bile aslında herhangi bir iklimsel olaya karşı ne kadar hazırlıksız olduğumuzun bir göstergesi.

Tablo-4: Emisyon artışlarının sektörel kırılımı

Tablo-4: Emisyon artışlarının sektörel kırılımı

Bir başka açıdan bakıldığı zaman, 2007 yılında hiçbir şekilde enerji tasarrufu yapılmamış, hiçbir şekilde yenilenebilir enerji ile değil, “yeni ve yerli” adı altında fosil yakıtlarla, hızlı bir yatırım ve kar getirdiği için doğalgaza ayrıcalık tanınmış olduğunu görüyoruz. Yine enerji verimliliğinden bahsederken, taşımacılıkta enerji israfı yüksek çözümlere gidildiğini de görüyoruz.

Aslında, söylenenleri yapmamak, iklim değişikliğini ciddiye almayıp, verim-tasarruf çalışmasına girmemek, gerçek yenilenebilir enerji çalışması yapmamak ya da iklim değişikliğine karşı uyum için bir ön hazırlık yapmamak “ne yapmamalı?” sorusunun cevabı.

Pratik olarak örnek verecek olursak, EDPK elinde lisans verilmiş olan binlerce megawatt’lık kömür ve doğalgaz enerji santrali varken, buna karşın hayata geçmiş 500 MW toplam rüzgar santrali ile ne yapılması gerektiğini görüyoruz.

 

Ne Yapmalı?

Türkiye uzun bir süre kişi başı sera gazı emisyonunda dünya ortalaması altında olduğu gerekçesiyle iklim değişikliği konusunda adım atmayı erteledi. Son zamanlarda ise tarihsel kirletmeleri dikkate alarak hala geride durmaya devam ediyor. Ancak durum hiç de öyle değil. Türkiye sadece 2007 yılı artışı ile ortaya konan %2’lik artışın tam 6 katını yaptı. Yani 450 milyon nüfuslu bir bölgenin arttırabileceği maksimumu tek başına gerçekleştirdi. Tarihsel kirletici olmasa da geleceğin kirleticisi olarak ciddi sorumluluk alması gerekiyor.

Artık iklim değişikliğine karşı topyekûn savaş için gerekli olan siyasi iradeyi gösterme ve azaltım projelerini hayata geçirme konusundaki çeşitli itirazlara dair hiçbir yeri kalmadı. Bu noktada yapmaması gerekenleri bırakıp, yapması gerekenleri yapmak tarihi bir sorumluluk artık. Ekonomik kriz nedeniyle milyarlarca dolarlık paketler açıklayabilen hükümetin böylesi bir noktada hiçbir paketi açıklamayıp “yapıyorum” dediği projelerin ise aslında yapılmadığını 2007 envanteri ile bilmek mümkün.

 

Sonuç

1992 Yılında Rio’da gerçekleşen toplantı ile kabul edilen İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ni 12 yıl sonra 2004’de imzalayan Türkiye, 1997’de Kyoto’da gerçekleşen toplantı ile ortaya çıkan Kyoto Protokolü’nü yine 12 yıl sonra imzalayarak kendinden önce imzalayan 180 ülkeden daha fazla özel koşulu savına sahip olsa da, 2007 envanteri bunun tersini söylüyor. Bu rapor ile aslında Türkiye Kyoto Protokolü’nü meclisten geçirip uluslararası sürece dahil etmeden çok ciddi bir tehlikeli artışı da tarihe geçirmiş oldu.

2007 envanteri ile iklimin geri dönüşü olmayan noktaya ulaşmaması için; yukarıda gördüğümüz gibi linyit üstünden kömür ve alım anlaşmaları nedeniyle doğalgaz kullanımı politikalarının hızla değişmesi, duble otoyol ve ulaşım araçlarının küçültülmesi gibi süreçlerden hızla uzaklaşmak gerekiyor. Bunun içinde Kopenhag’da bu yıl gerçekleşecek toplantıdan 12 yıl sonra , yani 2021’de imzalamak gibi bir lüksümüz yok.

İklim değişikliğini durdurmak için, Türk Hükümeti,  Kopenhag’a kadar ödevlerini başlamaktan öte bitirmeli, iklim sorununu çözen bir anlaşmayı yapmadan da evine dönmemelidir.

Başka bir dünya, iklim değişikliğinin durdurulacağı bu dünyadır. Bunu karar vericilere hatırlatmaksa bizlerin acil görevidir.

 

Dipnotlar:

[1] 13 Nisan tarihinde UNFCCC sayfasında yayımlanan raporun CRF (Ortak Rapor Formatı) ulaşabileceğiniz bağlantı;    http://unfccc.int/files/national_reports/annex_i_ghg_inventories/national_inventories_submissions/application/zip/tur_2009_crf_13apr.zip

[2] Alternatif Senaryo; Bugüne kadar gelen politikaların üstünden geleceğe yönelik senaryolar iklim değişikliğine dair sorunları hızlandırmakta ve geri dönüşü olmayan noktanın yakınlaşmasını sağlamakta.  Alternatif senaryolar ise, bu etkinin durdurulması için alınması gereken çeşitli önlemleri ortaya koyan ve elde edilecek çözümleri mevcut senaryolara göre tanımlayan mevcudun alternatifi  senaryolardır.

[3] Verilerin kaynakları için bakınız: http://www.teias.gov.tr/ist2007/index.htm

 

 

Share Button