İklimi Değiştirirken Havamız Temiz Olabilir mi?

Bir süredir kentlerde yaygın bir sis yaşıyoruz. Sisle beraber, bir taraftan nefes almakta zorlanıyoruz, diğer taraftan hava kalitesinin kötü olmadığını, hatta iyi olduğunu hava izleme istasyonları ile ilgili internet sayfasından öğreniyoruz. Diğer yandan, Prof.Dr. Orhan Şen, sabahları görülen sisin hava kirliliği ile alakalı olduğuna dair sosyal medyada bir açıklamada bulunarak meteoroloji ile hava kirliliği bağlantısını kurunca resim biraz daha ilginç bir hale geldi. Şimdi gözle görünene, burunla koklanana mı inanacağız, yoksa istasyon verilerine mi? En doğrusu ölçümün sağlamasını yapmak, hesaplamak.

Öncellikle sis ile hava kirliliğini karıştırmamak gerekiyor. İlki meteorolojik, ikincisi insan kaynaklı. Ancak, kentte sis var ise, kentin çevresinden hava dolaşımını engelleyen yüksek binalar yapılmışsa, rüzgarın olmadığı bu durumlarda yakılan fosil yakıtlar sisin etkisini arttırıyor. Ulaşım, binalar ve sanayii özellikle yakıtları ile hava kirliliğine katkıda bulunuyor.

Hava izleme istasyonları bulunduğu yerdeki hava kalitesini ölçer. Yani bir sonuçtur. Kullanılan petrol ve kömürün kalitesinde zaman içindeki gelişme, bir nebze de olsa havadaki kirletici madde miktarını etkiledi. Yine de yanma varsa kirletici gazlar ve de iklimi değiştiren seragazları atmosfere salınır. Bu nedenle, tüketilen fosil yakıtlarının miktarını ve değişimini bilirseniz, oradan hava izleme istasyonlarının verilerinin sağlamasını yapabilirsiniz. Tek farkla, izleme istasyonları anlık ölçer, fosil yakıt kullanımı ise anlık tüketimi bilemediğiniz için yıllık düzeyde size veriyi verir.

Türkiye atmosfere 2013’de 1990’a göre %110 daha fazla sera gazları saldı. Peki kentlerde belirleyici olan binalarda fosil yakıt tüketimi ve karayolu ulaşımı kaynaklı karbondioksit miktarı ne kadar arttı? Sonuçta fosil yakıtları yakınca, yakıtın cinsi ve yakma biçimi ile alakalı bir şekilde karbondioksit gibi seragazı yanında havayı kirletici gazları da yakıyorsunuz. Hesabı eşitlemek için 1990 yılı salımlarına 100 diyelim. Bu durumda 2013 yılında binalarda 221, ulaşımda ise 256 birim atmosfere karbondioksit salınmış. Yani iklimi değiştiren ve havayı kirleten fosil yakıtlarda ciddi bir artış söz konusu.

Bu durumu zaman içinde de görelim. Grafikte de göreceğiniz gibi, 2000 yılına kadar hem karayolu ulaşımında hem de binalarda karbondioksit salımlarımız belli bir aralıkta seyrediyor. Sonrasında aralığın üstüne çıkıyor ve 2007’den sonra ikisi de hızla yükselmeye başlıyor. Yani bugün geçmişten daha fazla fosil yakıt kullanıyoruz.

KentlerdeFosilYakıt

Bugün ekonomi politikasının adı yüksek karbon ekonomisi. Yani yüksek binaların çevrelediği kentler, daha fazla kömür, petrol ve doğalgaz kullanan bina ve ulaşım sektörlerine sahibiz. Düşük karbon ekonomisine geçmeyi düşünmediğimiz içinde enerji verimliliği ve tasarrufu politikalarında yer bulmuyor. Sonuçta daha fazla fosil yakıt için daha fazla parayı doğrudan ve dolaylı olarak ödüyoruz.

Şimdi soru şu, bu kadar iklimi değiştiren fosil yakıt kullanımı artarken, kentlerimizin havasının temiz olduğunu düşünebilir miyiz?

Share Button

Kömürü Finanse Etmek!

WebKapakKomurFinans

Türkiye’nin kömür yatırımlarını ve bu yatırımların iklim değişikliği ve sera gazları emisyonları açısından ne anlama geldiğini ortaya koymayı amaçlayan rapor çarpıcı sonuçlar içeriyor.

– rapora ulaşmak için tıklayınız

Kömürlü termik santraller, sera gazı emisyonlarımızı arttırıyor.

Rapor’a göre, Türkiye’deki fosil merkezli enerji politikaları yüzünden;

  • Türkiye’nin sera gazı emisyonları 1990-2012 arasında %133,4 artarken, termik santrallerde yakılan kömürden kaynaklı sera gazı emisyonu ise %219 arttı.
  • 2012’de Türkiye’nin atmosfere saldığı her 5 karbondioksit gazından 1’i termik santrallerde yakılan kömürden kaynaklandı.
  • Türkiye’nin portföyünde bulunan santralleri gerçekleştirmesi durumunda, elektrik ve ısı sektöründe 1990’da 21,5 milyon ton, 2012’de 68,7 milyon ton olan kömür kaynaklı karbondioksit emisyonu 200 milyon ton’a ulaştırması beklenmekte..

İmtiyazlar kömür ve emisyon ithalatı demek.

Kömürü Finanse Etmek adlı Rapor, aynı zamanda kömür üretim ve tüketim verilerini de karşılaştırıyor. Sonuçlar, Türkiye’nin 1990 yılına göre 2 kat kömür üretir, 5-6 kat kömür ithal eder hale geldiğini gösteriyor. Kömür yatırımları ve kömüre verilen destekler yüzünden daha fazla kömür ithal ediyoruz ve enerjide dışa bağımlılığımız artıyor.

Türkiye iklim değişikliği ile mücadeleleri değil, fosil yakıtları teşvik ediyor.

Türkiye’deki elektrik üretiminde doğalgaza rağmen kömürün payının giderek güçlendiğini ortaya koyan rapor, Türkiye bir yandan mevcut iklim fonlarından yararlanmaya çalışırken, diğer bir yandan ise mevcut kömür rezervlerini piyasaya açıyor ve beraberinde ithal kömür kullanımını güçlendirdiğini gösteriyor. Veriler iklim değişikliği yada dışa bağımlılık tartışmasından yerine Türkiye’nin yüksek karbon ekonomisi aritmetiğini uyguladığını ortaya koyuyor.

Rapora buradan ulaşabilirsiniz.

Rapora dair haberler:  Dünya, Hürriyet, OdaTV, Diken

Share Button

Türkiye Enerjisini Neden İsraf Ediyor?

Soma maden kazası ardından 17 Mayıs günü dönemin Hükümet Sözcüsü Hüseyin Çelik gelen eleştirileri “Türkiye’nin enerjiye ihtiyacı var” diyerek cevapladı. Ermenek maden kazası ve Yırca köyünde zeytinliklerin termik santral yapılması için kesilmesi tartışmasında yine aynı sahne yaşandığında, Başbakan Yardımcısı ve şimdiki Hükümet Sözcüsü Arınç ” Dağ taş zeytin ağaçlarıyla dolmuştur. Ama Türkiye’nin enerjiye de ihtiyacı var” açıklamasını yaptı.

Burada hükümet açık bir biçimde daha fazla iklimi değiştiren enerji biçimlerini tercih ettiğini ortaya koyuyor. Meseleyi biraz derinlemesine incelediğimizde, karşımıza israf edilen enerjiden para kazanan ve uygun sektörler yaratılarak ekonomi böylece büyüten bir devlet çıkıyor.

Daha fazla kömür ve petrol gelir demek!

2013 yılında Türkiye 55,9 milyar TL enerji hammaddesi ithal etti. Bu kalemlerin içinde kömür, petrol ve doğalgaz bulunuyor. Bu üç fosil yakıttan devlet doğrudan kullanılması, ya da elektriğe çevrilerek kullanılması üstünden çeşitli vergiler topluyor. Bunlardan sadece 2013 yılı içinde petrol ve doğalgazdan alınan ÖTV’nin toplamına baktığımızda, bütün KDV gelirlerinden de, bütün kurumların vergilerinden daha fazla olduğunu görüyoruz. Sadece 2013 yılında petrol ve doğalgaz satış kalemi içinde elde edilen ÖTV geliri 45 Milyar TL’ye ulaşmış durumda..

Gelir Kalemleri 2013 Geliri
Kurumlar Vergisi 30 milyar TL
Dahilde Alınan KDV Geliri 38 Milyar TL
Petrol ve D.Gaz’dan alınan ÖTV 45 Milyar TL
                            2013 Bütçe Gelirleri; 326 Milyar TL

Dolayısıyla, Türkiye’de ithal edilen fosil yakıt ya hammadde ya da elektrik gibi ürünlerle KDV, ÖTV, TRT Vergisi gibi bir dizi kalemle devlete ciddi gelir sağlıyor. Aslında Türkiye enerjiyi tasarruf etmek ve verimli kullanmak yerine daha fazla boşa harcanmasını sağlayarak ciddi bir fosil yakıt ekonomisi kurmuş durumda.

Yerli kömür çözüm mü?

Türkiye bir taraftan enerji hammaddelerini ithal ederken, ithalat faturasını bahane ederek yerli üretimi de zorluyor. Bu süreçte pahalı fosil yakıt üretimini sübvanse edecek modelleri oluşturuyor. 2005 yılında rödovansın yasalaşması, çevre ve işçi sağlığı kriterlerinin düşürülmesi ile Türkiye yerli üretimini ciddi bir oranda arttırdı. Buradaki faturanın görünenden daha kötü olduğunu Soma faciası ardından öğrendik. Daha önce 135 dolara çıkartılan bir ton kömür 24 dolara rödovans yoluyla çıkartıldı. Bu fark birilerinin cebine kar olarak giderken asıl faturayı 301 madenci canıyla, bizlerse hem faturalarımızla, hem de yaşadığımız beklenmeyen iklim olayları ile ödedik. Böylece yerli kömür politikası 2012’de 2002’ye göre %32 daha fazla kömür üretimine yol açtı.

Enerji nasıl israf ediliyor?

Türkiye’de uygulanan yüksek karbon ekonomisinin daha fazla fosil yakıt ve bu yakıtların üstünden alınan vergilerle devlet bütçesine kaynak yaratma üstüne kurulduğu aşikar. Üretimin gelire dönüşmesi için tüketimin arttırılması gerektiği de ortada. Bunun araçlarını konut sektöründe 2006-2007’de oluşturdu. 2006 yılında yapılan değişiklikle kat mülkiyeti kanunu ile merkezi ısıtmalar bir anda bireysel ısıtma sistemlerine döndü, ardından da doğalgazı her kente bağlayarak kullanımını arttırırdı. 2007’de 0,34 dolar cent olan doğalgazın tüketici fiyatını 0,54 dolar cente çıkartarak insanları kömüre dönmeye zorladı. Bütün bunlara ek olarak inşa edilen yeni konutların standartları zayıflatıldı, daha enerji yoğun konut biçimlerine geçilmesine zemin hazırladı ve konutlarda enerji tüketimi arttırıldı. 2012 yılında konutlarda ısınma ve mutfak için kullanılan enerji 1990’a göre %238 artmış durumda. Yani 1990’larda 100 birim enerji ile tüm konutlar yılı geçirirken, 2012’ye geldiğimizde bu miktar 338 birim enerjiye çıktı. Böylesi bir gelişim için daha verimsiz konutlar, daha işlevsiz geniş yapılara ihtiyaç vardı. Nitekim kentsel dönüşüm politikaları ile pompalanan konut furyası bu işe hizmet etti.

EnerjiIsrafiKonut

İsraf edilen enerji toplumsal ve iklimsel felaket demek!

Türkiye’nin daha fazla fosil yakıt ile daha fazla bütçe geliri modelinin toplumsal ve çevresel olarak ciddi sorunlar doğurduğunun ve daha da önemlisi iklim değişikliği ile mücadeleyi kösteklediğinin bugün herkes farkında. Yaz aylarında yaşadığımız anlık ve şiddetli aşırı hava olayları, kent merkezlerini bunaltan hava sıcaklıklarının ardından yağışların sel felaketlerine dönüşmesi toplumda iklim değişikliğinin geldiği noktayı tartıştırdı. İklim değişikliğinin bilimsel raporlarda kaldığı yıllar geride kaldı. Türkiye’de kömür üretiminin yaşadığımız yüzyılın ne kadar gerinde olduğu ve her çıkarılan kömürün işçilerin yaşamlarını değiştirdiği gibi iklimi de değiştirdiği artık toplumsal akla yerleşmiş durumda.

İsraf etmesek?

Daha verimsiz konutlar, daha verimsiz ulaşım çözümleri enerjiyi boşa harcamaktan başka bir işe yaramıyor. Bugün dünya ekonomisi daha az enerji, daha az nükleer, daha az kömür üstüne kurulu bir modelde yarışıyor. Uluslararası Enerji Ajansı’nın beyanına göre 2000-2012 arasında Almanya yıllık ortalama %0,75, İngiltere %1,15 enerji tüketimini azaltmış. 2018 yılında sonra ise AB ülkeleri öne yeni evleri, ardından da diğer binaları sıfır enerjili evler standardına yaklaştırmayı zorunlu kılıyor. Yani dünya artık enerjisini korumaya çalışıyor.

Gelişmekte olan ülkelerin enerjiye ihtiyacı var olduğu ‘mit’i de artık ölüyor. G20 masalarında birlikte oturduğumuz Güney Kore hükümeti hazırladığı yeni enerji planında artık santral yapmak değil, enerjiyi yönetmeye karar verdiklerini açıkladı. Çözümü de enerji verimliliği ve iklim dostu enerji yatırımları ile ortaya koyacaklarını duyurdu.

Enerjimizi israf ettiğimiz halde “enerjiye ihtiyacımız” var denilmesinin gerçeği perdelemek dışında bir anlam ifade etmediği çok açık değil mi?

 

Share Button

Türkiye’nin 2012 İklim Karnesi: Yapılmaması Gerekeni Yapmak!

Her yıl olduğu gibi, Türkiye hazırlamış olduğu ulusal sera gazı envanterini Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Sekretaryası’na teslim etti ve ilgili iki rapor sekreterya internet sayfasında 15 Nisan tarihinde yayınlandı. İletilen verilere göre, Türkiye 2012 yılında 2011’e göre atmosfere %3.7 , 1990 yılına göre de %133.4 oranında daha fazla seragazı saldı. Böylece, iklim değişikliğini durdurmak için emisyonları 2020’de  1990 yılına göre %25-40 mertebesinde azaltma hedefine karşı güçlü fosil yakıt politikasını sürdürdü. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli-IPCC’nin 2007’de yayınlamış olduğu 4. Değerlendirme Raporu’nda yer alan uyarıları kenara bıraktığı gibi, bugünlerde parça parça yayınlanan 5. Değerlendirme Raporu’nda önceki rapora göre daha kesinleşmiş ifadelerin de ülke politikalarında yeri olmadığını ortaya koydu.

Ancak Türkiye’nin teslim etmiş olduğu CRF (Ortak Raporlama Formatı) ve NIR (Ulusal Envanter Raporu) bundan çok daha fazlasını anlatıyor.

Envanter Raporları Ne Anlatır?

“Nitekim kuraklığın yoğun olduğu 2007 yılında hidroelektrik enerji eksikliği doğalgaz ve kömür santrallerine yüklenilerek geçiştirilmiş. Bu bile aslında herhangi bir iklimsel olaya karşı ne kadar hazırlıksız olduğumuzun bir göstergesi.”

2007 Yılı Envanter Değerlendirmesi, O.Algedik

Sekreterya’ya iletilen raporlar IPCC’nin yöntemlerine göre hazırlanır ve genel olarak ülkenin iklim karnesini ortaya koyar. İklim karnesi dikkatli incelendiğinde, yöntem ve arka plan irdelenerek güncel politikalar ile ilişkileri kurulduğunda iklim değişikliği politikaları dışında pek çok noktayı görebilirsiniz. 2007 yılında yaşanılan kuraklığın etkisi ve enerji politikalarına yansımasını bildiğinizde 2014 kuraklığı ile politikaların aynen devam ettiğini öngörülebilir, ekonomik bir pazar çalışması yaptığınızda düşük karbon ekonomisinin değil, yüksek karbon ekonomisinin Türkiye’de çalıştığını anlayabilirsiniz. Hatta, yükselen sektörleri, iklim değişikliğine vatandaşa çözümün sunulmadığını, geleceğin ne tür senaryolar doğurabileceğini de anlayabilirsiniz.

Envanter Raporları Ne Kadar Doğru?

Teslim edilen envanter raporları, IPCC’nin metotlarına uygun hazırlanır ve her sene bir uzman grubu tarafından gözden geçirilir. Şimdiye kadar Türkiye’nin teslim ettiği envantere dair uzman raporlarında bir dizi uyarı yer aldı.

Raporlamanın kalitesi açısından bazı göstergeler yer almaktadır. Örneğin envanterin dörtte üçünü kapsayan yakıt kullanımı sektörel ve referans yaklaşım ile hesaplanır iki yaklaşımın aynı sonucu vermesi beklenir. Burada da metot kaynaklı %2’lik bir sapmaya da izin verilir. Farkın fazla olması durumunda ise bir açıklama yapılması, bunun kaynağının raporlanması gerekir. Türkiye’nin bu sene verdiği raporda fark ise, şimdiye kadar verdiği raporların arasında en kötüsü sayılabilecek olan, %9,23 gibi yüksek bir farka sahiptir.

Bu örnekleri derinleştirmek mümkün. Ama asıl önemlisi raporu ne kadar referans alacağımız. Raporda verilen yüzlerce rakamın kendi iç tutarlılığı dikkate alındığında, elmaları elmalarla, armutları armutlarla karşılaştırdığınızda, doğru bir yöntemle okunan rapor geçmişi ve geleceği anlatacak bir dizi veri ortaya koyacaktır.

2012de Ne Oldu?

Türkiye 1990 yılına göre 2011’de seragazı emisyonlarını %125,1 arttırmıştı. 2012’de süren yüksek karbon ekonomisi ile bu artışı % 133,4’e çıkardı (Grafik-1).

Grafik 1- 1990 yılına göre Türkiye’nin seragazı emisyonlarında yüzde olarak artış. (Kaynak: CRF 2012)

Grafik 1- 1990 yılına göre Türkiye’nin seragazı emisyonlarında yüzde olarak artış. (Kaynak: CRF 2012)

Böylece, 1990-2001 arası %3,7 seviyesinde olan ortalama artış, 2001-2012 arası %4,3 gibi oldukça yüksek bir artış seyrine çıkmış oldu. 1990 yılında 188,43 milyon ton olan seragazı emisyonu böylece 2012’de 439,87 milyon tona ulaştı. Bilim dünyası iklim değişikliği durdurmak için kişi başı salımların 2 ton seviyesini çekilmesini önerirken, Türkiye bu hedefe denk gelen toplam salımlar ile olan makası daha da büyüttü (Grafik-2).

Grafik 2- Türkiye’nin yıllık seragazı emisyonları, milyon ton olarak (Kaynak: CRF 2012)

Grafik 2- Türkiye’nin yıllık seragazı emisyonları, milyon ton olarak (Kaynak: CRF 2012)

Emisyonların temel sektörlere dağılımına bakıldığında %70’inin enerji kaynaklı olduğu, %14 ile sanayinin ikinci büyük paya sahip olduğu, %8 pay ile tarım ve %4 pay ile atık sektörünün takip ettiği envanterden anlaşılmaktadır (Grafik-3).

Grafik 3- 2012 seragazı emisyonunun ana sektörlere dağılımı

Grafik 3- 2012 seragazı emisyonunun ana sektörlere dağılımı

Artışın kaynağına anlamak için temel sektörler baktığımızda, bütün sektörlerde artış olduğunu görüyoruz. 7,3 milyon ton artış ile enerji sektörü başı çekerken, sanayi sektöründe 4,2 milyon ton artışı tarım ve atık sektörü takip ediyor (Grafik-4)

Grafik 4-Türkiye’nin 2011 yıla göre 2012’de emisyon  artışının sektörlere dağılımı

Grafik 4-Türkiye’nin 2011 yıla göre 2012’de emisyon artışının sektörel dağılımı

Kim arttırdı?

Genel analizden sonra, artışın temel kaynağını ve temel kaynak ile politikaların bağlantısını kurmak 2012 yılını anlamak açısından faydalı olacaktır. Şimdiye kadar sadece seragazı üstünden yaptığımız hesaplamaları bu bölümden itibaren sadece karbondioksit üstünden yaparak kendi içinde karşılaştıracağız.

7,3 milyon ton olan toplam seragazı emisyonundaki artış ve %70 pay ile enerji en belirleyici sektör durumunda. Enerji sektörünün altında enerji kullanan sektörlerin kırılımı yapıldığında bir kısmında azaltım, bir kısmında ise artış görülüyor. Diğer sera gazlarını dikkate almadan baktığımızda, artan ve azaltanlar toplandığında 6,9 milyon ton daha fazla karbondioksit’in atmosfere salındığını görüyoruz.

Bu artışta 2 önemli kalem var ki politikanın envanterde ne kadar belirleyici olduğunu ortaya koyuyor.

Karayolu taşımacılığında kullanılan petrol nedeniyle salımlar 2012 yılında 2011’e göre %33,8 artarak 41,47 milyon ton’dan 61,24 milyon tona çıkarak tarihi bir rekor kırdı. 14 milyon ton karbondioksitin daha fazla salındığı 2012, duble yollar, kent içi otoyollar, azalan toplu taşıma politikalarının ne nedenli iklimi değiştiren politikalar olduğunu 2012 envanteri ile gözler önüne serdi. 2012 yılında yakılan dizel yakıttan kaynaklanan karbondioksit, linyit yakararak elektrik üreten santrallerin atmosfere saldığı karbondioksit miktarını 2012 yılında geçti.

Konutlarda ısınma ve yemek pişirme amaçlı olarak kullanılan fosil yakıtlardaki artış ise bir önceki yıla göre %17,6 oranında gerçekleşti. Fuel-oil gibi sıvı yakıt kullanımı -arz payına rağmen- ciddi oranda düşerken, doğalgaz ise pahalı bir yakıt olması nedeniyle % 4 oranında daha az kullanıldı. Artışın amiral gemisi ise kömür oldu. 2012 yılında konutlarda, 11,6 milyon daha fazla kömür kaynaklı karbondioksit atmosfere verilirken, yıllık artış %42 olarak gerçekleşti. Böylelikle, doksanlı yıllardan itibaren azalan kömür kullanımı kentlerin havası değişirken, 2002’den itibaren tekrar yükselişe geçerek konutlarda ana yakıt malzemesi olarak doğalgazın tahtına oturdu.

Grafik 5- 1990-2012 yılı arasında konutlarda fosil yakıt kullanımına göre seragazı emisyonu (bin ton olarak)

Grafik 5- 1990-2012 yılı arasında konutlarda fosil yakıt kullanımına göre seragazı emisyonu (bin ton olarak)

Böylesi bir artışın kaynaklarını anlamak için enerji kullanımı olarak konut sektörünü incelemek gerekmektedir. 1990’lı yıllarda kişi başına bir birim fosil yakıt yakılarak konutlarda enerji ihtiyacı karşılanırken, karşılığında bir birim karbondioksit emisyonu ortaya çıkıyordu. Bu değer, 1990-2002 arası hemen hemen mevsimsel değişiklikler dışında aynı kaldı ve 2012 yılında kişi başına düşen enerji tüketimi ve karbondioksit emisyonu iki katına çıktı.

Burada iki sorun alanı karşımıza çıkmakta. İlki kentleşme politikaları. Daha geniş evler, daha verimsiz konut sistemleri ile yaşadığımız binalar daha fazla enerji tüketen birimlere dönüştü. Burada rezidansların, TOKİ’nin yaptığı binaların rolünü unutmamak gerekiyor. Ayrıca kat mülkiyeti kanununda yapılan değişiklik ile 2007’den itibaren merkezi ısıtma sistemlerinden bireysel ısıtmaya geçiş ciddi bir kırılma noktası oldu.

İkincisi ise doğalgaz fiyat politikası. Doğalgaz fiyatlarının oldukça yüksek olması, bireysel kullanıcıları kombi yerine soba yakmaya zorladı. 2007 öncesi merkezi ısıtmaya sahip konutlar kanunun yarattığı fırsatla kombiye geçti ama bu süreçte de faturalar pahalı gelmeye başlayınca kömür kullanımına dönmeye başladı.

Kentsel dönüşüm ve 3. Havalimanı?

Kentsel dönüşüm adıyla bugün pek çok konut ömrü bitmeden yıkılırken, yeni betonarme konutlar için ciddi bir çimento kullanımı söz konusu. Taksim meydanı bile betonlaşırken, envanterde bu politikaların iklime olan sonuçlarını da görmek mümkün. 1,4 milyon tonu çimento sektörünün enerji ihtiyacından, 2,6 milyon tonu çimento üretiminde kullanılan işlemlerden kaynaklı olmak üzere sektörde toplam 4,1 milyon ton karbondioksit emisyonu artışı gerçekleşti. Yıllık artış %8 oldu.

Havacılık sektörü de iklim açısından gün geçtikçe tehlikeli hale gelmeye 2012 yılında da devam etti. Yurtiçi uçuşlar kaynaklı  %12 daha fazla karbondioksit 2012’de atmosfere salındı. Uluslararası uçuşlar için verile yakıtlar ise- envanter toplamına etki etmese de- %5’lik bir artış gösterdi.

2012 Kömür Yılı Başarılı oldu mu?

Enerji Bakanlığı tarafından 2012 yılı kömür yılı ilan edilmiş, elektrik üretiminde kömür yatırımlarına dair bir dizi destek açıklanmıştı. 2012 yılında program başarısını gösterdi ve petrol ve doğalgaz’dan kaynaklı salımlar az miktarda azaldı. Buna karşılık, 2011’de 66,2 milyon ton olan kömür kaynaklı karbondioksit emisyonu 2,5 milyon ton artarak 2012’de 68,7 milyon  tona ulaştı.

Sonuç olarak…

1992’de müzakere edilen İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne 2004’de, 1997’de müzakere edilen Kyoto Protokolü’ne 2009’da katılan Türkiye, 2009’da görüşülen Kopenhag Uzlaşması sonucunda hiçbir azaltım hedefi vermedi. 2012 envanteri Türkiye’nin uluslararası düzeyde olduğu gibi ulusal düzeyde de hiçbir adım atmadığı gibi, iklimi değiştirmek için bütün araçları ekonomi adına kullanacağını ortaya koyuyor. Bu haliyle son envanter Türkiye’nin “yüksek karbon ekonomisi” merkezli politikayı tercih ettiğini ortaya koyuyor. Sonucunda da, doğa tahribatına yol açan inşaat, enerji ve ulaşım politikalarındaki gelişmeler  iklimi de değiştiren seragazı emisyonlarına hızla ve şiddetle yansıyor.

Türkiye’nin 2012 yılında gerçekleştirdiği faaliyetleri atmosfere saldığı seragazları üstünden anlatmaya çalıştık. Bunu yaparken de yüzdeler üstünden tanımlamayı daha anlaşılır kılmak için tercih ettik. 1990 yılına göre %25-40 azaltım yapılması gereken noktada  tek bir yılda karayolu taşımacılığında %33,8, toplamda ise %3,7 artış yapmasının yaşamsal karşılığı dikkate alınmak zorunda. 2012 yılı seragazı envanter raporları, Türkiye’nin iklim değişikliği konusunda yapılmaması gereken her şeyi yaptığını gösteriyor.

Türkiye'nin teslim etmiş olduğu envanterin kapağı

Türkiye’nin teslim etmiş olduğu envanterin kapağı

 

 

Share Button

Türkiye’nin İklim Politikalarını İzleme Raporu Açıklandı

Türkiye, İklim Değişikliği Ulusal Eylem Planı’nı (İDEP) bundan iki yıl önce, Temmuz 2011’de açıkladı. Herhangi bir sayısal seragazı emisyon azaltım hedefi koymayan eylem planı, şu an için Türkiye’nin iklim değişikliği alanındaki tek politik belgesi. Plan, enerji, bina, sanayi, ulaşım, atık, tarım, arazi kullanımı ve ormancılık ile uyum başlıklarını içeriyor ve 2011-2023 arası yapılacak faaliyetleri tanımlıyor.İDEP’te yer alan faaliyetlerin/hedeflerin iklim değişikliği ile bağlantısının bilinmesi, bu hedeflerin ne kadarının gerçekleştiğinin izlenmesi amacıyla bir rapor hazırladı. Türkiye’nin İklim Politikalarını İzleme Raporu, İDEP’in yayımlanmasının üzerinden geçen iki yıl boyunca planda neler yapıldığını, hangi hedeflere ulaşıldığını gösteriyor. Bu sabah İstanbul’da yapılan basın toplantısıyla açıklanan raporun önemli çıktıları şöyle:

  • Planda ortaya konulan eylemlerin yeni değil, mevcut politikaların devamı olduğu,
  • Mevcut mevzuatta tanımlı işlerin planda eylem olarak yer aldığı,
  • Yapılmış ya da devam eden işlerin plana dahil edildiği,
  • İklim değişikliğini durdurmak ya da yavaşlatmak yerine hızlandıran eylemlerin yer aldığı ve bu teknolojilere zaman kazandırıldığı görülmektedir.
  • Ayrıca, 2013 yılına kadar bitmesi gereken 86 eylemin, bir kısmının geciktiği, atılan adımların sınırlı olduğu ya da başlanmadığı görülmektedir.

IDEPKapakRaporu ulaşmak için tıklayınız!

Bu rapor Tüketiciyi ve İklimi Koruma Derneği (TÜVİK-DER) adına hazırlanmış,  Heinrich Böll Stiftung Derneği Türkiye Temsilciliği tarafından desteklenmiştir.

 

Basın yansımaları:

–  Cumhuriyet ” İklimde Uçurum Büyüyor” başlığını kullanırken, Birgün “Eylem Planı var, Eylem Yok” dedi

– Milliyet sadece atıklardan kaynaklı %272 sera gazı artışını:
http://gundem.milliyet.com.tr/turkiye-nin-sera-gazi-salinimi/gundem/detay/1731789/default.htm

– Filiz Yavuz ” İklim değişikliğine karşı boyadım bacayı yeşile” :
http://filizyavuz.wordpress.com/2013/07/03/iklim-degisikligine-karsi-boyadim-bacayi-yesile/

– IMC TV’de Yeşil Bülten’de planı değerlendirdik:
http://www.youtube.com/watch?v=z25cKUAknm4

– Radikal ” Türkiye iklim değişikliğinde sınıfta kaldı” :
http://www.radikal.com.tr/turkiye/turkiye_iklim_degisikliginde_sinifta_kaldi-1140629

– Mehveş Evin/Milliyet köşesinde “İklim Planı: Yaptım Oldu” diye verdi:
http://gundem.milliyet.com.tr/iklim-plani-yaptim-oldu/gundem/ydetay/1732855/default.htm

– Özgür Gürbüz/Birgün ” Kiraz bulamıyorsanız kömür yiyin” :
http://ozgurgurbuz.blogspot.com/2013/07/kiraz-bulamyorsanz-komur-yiyin.html

Share Button

21. Yüzyıl Uygarlığını Yakalamak; Düşük Karbon Ekonomisine Geçişte Teknoloji, Finans ve Tedarik Zinciri

Düşük Karbon Ekonomisi Raporu

Düşük karbon ekonomisi, artık sadece siyasi bir tercihten öte, ekonomi temelli yeni bir politika zorunluluğu haline gelmiştir. Küresel ısınmanın kalıcı zararlarından dönüş, ancak bugün atılacak adımlar ile mümkün olabilecektir. Bu adımlar açısından, Türkiye’nin iklim değişikliği süreçlerine geç katılımı aynı zamanda ekonomik kayıp anlamına gelmektedir.

Küresel düzeyde önemli bir role sahip olan Türk İş Dünyası, teknoloji konusundaki birikimini arttırarak, finansal konuların çözümüne yönelik yenilikçi ve öncü adımları ortaya koyma, bunların gerçekleşmesi için gerekli çabayı sarf etme ve düşük karbon ekonomisine geçiş sürecinde öncülüğünü göstermelidir.

Türkiye ekonomisi küresel tedarik zincirinde önemli bir role sahiptir. Yeni küresel iklim dostu girişimlerin ve ilgili mevzuat alanlarının uluslararası ticarette uygulamaya girmesi ile birlikte hem sektörün sürdürülebilirliğinin sağlanması hem de küresel rekabet gücünün geliştirilmesi için gelişmeler yakından takip edilmelidir.

Türk iş dünyası, hızla değişen iklim koşulları ve ekonomik yaklaşımlar dikkate alındığında, düşük karbon ekonomisine geçiş sürecinin hızlandırılması amacıyla hem gerekli özgün çözümlerin yaratılması ve hayata geçirilmesi ve hem de bu sürecin hızlandırılması ile ilgili kamu-özel sektör işbirliğinin oluşturulması için öncü rol oynamalıdır.

İklim sorununun ancak küresel bir çözümle gerçekleşebileceği dikkate alındığında, Türkiye Ekonomisi’nin ve başrolde yer alan özel sektörün bu süreçe katılmamasını düşünmek hem küresel bir varlık riski, hem de ekonomik anlamda ulusal gelir kaybı tehlikesi olarak karşımıza çıkacaktır.

Bölgesel Çevre Merkezi  (REC) Türkiye Ofisi ve Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği’nin (TÜSİAD) işbirliği ile kurulan İklim Platformu için Önder Algedik tarafından hazırlanan raporuna buradan ulaşabilirsiniz.

 

Share Button

Türkiye’nin 2007 Seragazı Envanteri Değerlendirmesi: Çözümü Öldür!

 Türkiye 2007 Sera Gazı Salım Envanteri[1] :  Çözümü Öldür!

Giriş

13 Nisan 2009 tarihinde Türkiye 2007 yılına ait sera gazı salım envanterini UNFCCC-Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Sekreterya ‘sına teslim etti. 1990 yılı referans alındığında Türkiye’nin sera gazı salımı 170 milyon tondan 372, 6 milyon tona yükseldi.

Grafik-1

Grafik 1 : Türkiye’nin 1990-2007 arası yıllık sera gazı salımı

9 Şubat tarihinde TBMM’den Kyoto Protokolü’ne taraf olunması için karar çıkartan Türkiye, iklim değişikliği konusunda adım atmakta geç kalmanın sonuçlarının ne kadar kötü olduğunu 2007 yılı envanteri için göstermiş oldu. Bu çalışma, daha çok salınan sera gazlarının sektörel ve çeşit olarak dağılımına değil, gerçekleşen artışın nedenlerini inceleyerek sonuçları paylaşmayı hedeflemektedir.

Dolayısıyla, aşağıdaki metin, bu bilgilerin ön süzgeçten geçirilmesi için hazırlanmıştır.

Tarih Karbon Kalemi ile yazıldı; Artış hızı dörde katlandı!

Türkiye, 1990-2006 yılları arasında seragazı artış hızında yüzde 95 ile zaten dünya birincisi idi. 2007 sonunda bu oran yüzde 119’u buldu. 

Referans yıl olarak alınan 1990 yılına göre karşılaştırıldığında envanter verilen 2004 yılından bu yana Ek-1 ülkeler listesinde en fazla sera gazı salımı artışı yapan Türkiye, 2007 yılı itibariyle artışlar arasında artış rekoru da kırdı! 2006 envanteri ile %96 sera gazı salımı artışı ile bir liderliğe sahipken, 2007 envanteri ile bu artışı %119’a çıkardı.

Türkiye’nin 1990-2007 arası yıllık sera gazı salımı

Grafik 2: 1990 yılına göre Türkiye’nin sera gazı salım artışı yüzdesi

Grafik 1’de görünen salımların yanında Grafik 2’de verilen artış yüzdeleri, iklim değişikliğine karşı sera gazı salımı azaltılması gerekiyorken, Türkiye’nin hem arttırdığını, hem de artış oranlarını da ciddi arttırdığını görüyoruz. Kısaca, Grafik 1 ve Grafik 2 artışın artış oranları arttırılarak da tetiklendiği gösteriyor.

2007 yılındaki artış oranının önceki yıllara göre daha çarpıcı olmasının birinci nedeni zaten yüksek olan artış oranının adeta sıçrama yapmasından kaynaklanıyor. Tablo-1’de görüleceği üzere,1990-2006 yıllarında seragazı salımları yılda ortalama 10 milyon tonluk bir artış gösterirken, 2006-2007 arasında bu miktar dörde katlanarak 40 milyon tona çıktı.

Tablo 1: Sera Gazı Salım özeti

Tablo 1: Sera Gazı Salım özeti

Yukarıda sayısal olarak verdiğimiz artış aritmetiğini oran olarak yaptığımızda da 16 yılın ortalama artışı olan  %4,1’i , Türkiye 2007 yılında %12’ye çıkartarak oransal bir artış gerçekleştirmiş oldu. Türkiye, bütün zamanların en yüksek artışını 2007 yılında yapmış oldu.

Çözümü Öldür

“21.yüzyılın ilk beş yılında CO2 salımları yılda yaklaşık %2’lik artış oranını sürdürmüştür. Eğer bu artış bir on yıl daha sürecek olursa, CO2 salımlarının (2000 ile 2015 arasında) %35 artışı, Alternatif Senaryo’nun başarılı olma ihtimalini ortadan kaldıracaktır”              

James Hansen’in Bildirisi ( 5 Mayıs 2006)

5 Mayıs 2006 tarihli NASA Uzay Araştırmaları Goddard Enstitüsü Başkanı Prof.Dr. James Hansen’in bu ifadesi, aslında, çözüm için gerekli ve hükümetlerin yaklaşmak istemediği alternatif senaryonun[2] bile yıllık %2’lik bir artış ardından gerçekleşemeyecek noktaya geleceğini ortaya koymaktadır. Bu bilgi ışığında Türkiye, aslında 2007 yılı artışını 2000 yılı ile karşılaştırdığımızda karşımıza acımasız sonuçlar çıkarmaktadır!

James Hansen’e göre, yıllık %2’lik bir artış, 15 yıl boyunca devam ettiğinde 2015 için toplamda %35’e ulaşacak bir artış hiçbir çözüm şansını bizlere bırakmayacak. Böylesi bir düzenli artışın 2007 karşılığı ise %15’dir.

Türkiye’nin seragazı salımının da James Hansen’in referans yılı olan 2000 yılını temel aldığımızda, sadece yedi yılda yüzde 33 gibi, dünya için 15 yılda aşılmaması gereken ortalamanın yedi yılda tamamlandığını görüyoruz. Bu artış eğilimi devam ederse, Türkiye’nin 2015 yılında, 2000 yılına göre %88 oranında bir artış yakalaması olası.

9 Şubat 2009 tarihinde Kyoto Protokolü’nü TBMM’den geçiren Türkiye, henüz protokole uluslararası düzeyde dahil olmamışken, çözüm konusunda atılabilecek en kötü adımı fazlası ile atmış durumda. Aslında, bu adım ile iklim değişikliğine karşı her türlü çözümü öldürme konusunda acı bir gerçekliğin karşımıza çıkmış olduğunu kabul etmek zorundayız!

Hangi sektörlerde artış oldu?

2007 yılında gerçekleşen yaklaşık 40 milyon sera gazı salımı artışında sera gazları olarak baktığımızda %75’inin enerji sektöründen kaynaklı, %25’inin ise tarım kaynaklı olduğunu görüyoruz. Sera gazları açısından baktığımızda ise %77 ile CO2 başı çekerken CH4 %10, N2O ise %13’lük bir paya sahip.

Tablo-2: 2007 yılı artışlarının sera gazlarına ve sektörlere dağılımı

Tablo-2: 2007 yılı artışlarının sera gazlarına ve sektörlere dağılımı

Sektörel Analiz

Sektörlere ilişkin değerlendirmeyi tarım sektöründe Azot oksit (N2O) ve Metan (CH4 ),enerji sektöründe ise karbondioksit (CO2) özelinde inceledik.

Tarım sektörün de N2O

Tarım sektöründe artışta %25 payda N2O önemli bir role sahiptir. Ancak, bu artışın kırılımına baktığımızda sentetik gübrenin ciddi bir role sahip olduğunu görüyoruz. Çünkü 2006 yılına dair verilerde hiçbir şekilde toprağa uygulanan sentetik gübre ile ilgili bir veri bulunmamaktadır. Bu nedenle tarım sektöründe yer alan artışlardan 5,6 milyon ton sera gazı salımı artışı toprağa uygulanan sentetik gübreler kaynaklı olup daha çok  N2O artışını tanımlamaktadır. Bu artış 2006 verisi eksikliği nedeniyle yüksek görünse de, aslında, bize 2006 envanterinde bu bilginin tamamlanması durumunda o yılında daha yüksek bir kirletici yıl olduğunu gösterecektir.

Tarım sektöründe Metan

Hayvancılıkta sindirim  ve dışkı kaynaklı sera gazı salımı olarak tanımlayabileceğimiz bu kısımda aslında 4,4 Milyon ton düzeyinde bir sera gazı salımı artışı görünmektedir. Metan gazı şeklinde olan bu artışta, raporda ilginç olan nokta, 2006 yılına göre ciddi bir endüstriyel büyük baş hayvancılığa dönüş olmasıdır. Küçük baş hayvancılık azalmış görünürken, yerini dolduran büyük baş hayvancılık ile sera gazı salımı artışında %11’lik bir paya sahip olmuştur.

Enerji Sektöründe CO2

Enerji sektöründe fosil yakıtlar hem elektrik üretimi hem de taşımacılık sektöründe ciddi bir role sahiptir. 2007 yılı artışında %75’ini oluşturan enerji sektörü kaynaklı artışta elektrik üretimi artışın %40’ını oluştururken, taşımacılık ise %19’unu oluşturmakta. Bunların sebebine inmemiz, aslında büyük artışın politikalarını da ortaya koyma konusunda ip uçlarını verecektir.

–       Kömür; Kömür kullanımında özellikle enerji, sektöründe ciddi bir artış göze çarpmaktadır. 11,6 milyon ton sera gazı artışı sağlayan kömür toplam artışta %29’lık bir paya sahipken, bunun en büyük sebebi linyit kullanımıdır. Son yıllarda Kyoto protokolü çerçevesinde kömür lobileri ciddi bir kafa karışıklığı ile kömürü temiz kılma çabası ile Temiz Kömür, Karbon Tutma ve Saklama (CCS) gibi kavramlar ortaya atarak sorunu başka yöne çevirmeye ve kendi pazarlarını korumaya çalışıyorlar. Benzer şekilde Türkiye’de bu tanımlara ek olarak “yeni ve yerli enerjiler” kavramı ortaya çıkıyor. İşte bu yeni ve yerli enerji kaynağı tanımına giren linyit kullanımı kaynaklı artış ile TEİAŞ verilerine[3] göre Türkiye’de elektrik enerjisinde linyit kullanımı 2006 yılına göre %21 artmış durumda. Linyitin bu derece çok kullanımı, mevcut santrallerin toplam gücünde 2006 yılına göre bir değişiklik sağlanmadan gerçekleşmiş. Yani linyit santralleri mevcut kurulu güçleri ile 2007 yılında %22 daha fazla yakıt kullanılarak sera gazı emisyonunda %14’lük bir artış gerçekleşerek 2007 yılı artışının %17’si linyit kaynaklı olmuş.

–       Doğalgaz; Benzer şekilde enerji santrallerinde doğalgaz kullanımı, 2006 yılına göre %20 artarak, kömürün yarattığı pay ve miktarda sera gazı emisyonunda artış yakalanmış durumda . 2007 yılında yakalanan 40 milyon ton sera gazı salımı artışında %30 pay ile toplam 12 milyon ton artışı tek başına doğalgaz yapmış görünmekte.

–       Taşımacılıkta Petrol; Üçüncü kalem olan petrol de ise durum çok farklı değil. Sera gazı salımı artışında %19’luk paya sahip olan bu sektörün yol taşımacılığındaki karbondioksit salımı artışına baktığımızda benzin kullanımındaki 0,8 Milyon Tonluk azalıma karşı 1,3 milyon ton LPG kaynaklı artış ve dizel yakıttaki 5,3 milyon ton karbondioksit artışı hesapları tersine döndürüyor. Bu açıdan bakıldığında, 40 milyon tonluk sera gazı salımı artışında yol taşımacılığı dizel araçlar ve LPG kullanımı ile toplam artışın %16’sını oluşturmuş durumdalar.

Tablo-3: Taşımacılık kaynaklı emisyonların kırılımı

Tablo-3: Taşımacılık kaynaklı emisyonların kırılımı

Ne yapmamalı?

Yukarıda yaptığımız değerlendirmeleri toparlarsak, fosil yakıt merkezli enerji üretiminde linyiti öne çıkarmak, doğalgazı “al yada öde” anlaşmaları çerçevesinde karlı kılıp kullanımını arttırmak, hayvancılığı endüstriyel hale getirmek yada ulaşımda duble yol kavramı ile taşımacılıkta toplu taşıma ve demiryollarını unutmak yapılmaması gerekenler ve bu politikalar ile başlı başına 2007 artışımızın %73’üne denk düşen 29,2 milyon ton sera gazı artışı demek. Aslında basit gibi görünen dört farklı politikanın yarattığı faturanın hem Türkiye için, hem de Dünya için giderilemez sıkıntılar doğuracağı da açık. Nitekim kuraklığın yoğun olduğu 2007 yılında hidroelektrik enerji eksikliği doğalgaz ve kömür santrallerine yüklenilerek geçiştirilmiş. Bu bile aslında herhangi bir iklimsel olaya karşı ne kadar hazırlıksız olduğumuzun bir göstergesi.

Tablo-4: Emisyon artışlarının sektörel kırılımı

Tablo-4: Emisyon artışlarının sektörel kırılımı

Bir başka açıdan bakıldığı zaman, 2007 yılında hiçbir şekilde enerji tasarrufu yapılmamış, hiçbir şekilde yenilenebilir enerji ile değil, “yeni ve yerli” adı altında fosil yakıtlarla, hızlı bir yatırım ve kar getirdiği için doğalgaza ayrıcalık tanınmış olduğunu görüyoruz. Yine enerji verimliliğinden bahsederken, taşımacılıkta enerji israfı yüksek çözümlere gidildiğini de görüyoruz.

Aslında, söylenenleri yapmamak, iklim değişikliğini ciddiye almayıp, verim-tasarruf çalışmasına girmemek, gerçek yenilenebilir enerji çalışması yapmamak ya da iklim değişikliğine karşı uyum için bir ön hazırlık yapmamak “ne yapmamalı?” sorusunun cevabı.

Pratik olarak örnek verecek olursak, EDPK elinde lisans verilmiş olan binlerce megawatt’lık kömür ve doğalgaz enerji santrali varken, buna karşın hayata geçmiş 500 MW toplam rüzgar santrali ile ne yapılması gerektiğini görüyoruz.

 

Ne Yapmalı?

Türkiye uzun bir süre kişi başı sera gazı emisyonunda dünya ortalaması altında olduğu gerekçesiyle iklim değişikliği konusunda adım atmayı erteledi. Son zamanlarda ise tarihsel kirletmeleri dikkate alarak hala geride durmaya devam ediyor. Ancak durum hiç de öyle değil. Türkiye sadece 2007 yılı artışı ile ortaya konan %2’lik artışın tam 6 katını yaptı. Yani 450 milyon nüfuslu bir bölgenin arttırabileceği maksimumu tek başına gerçekleştirdi. Tarihsel kirletici olmasa da geleceğin kirleticisi olarak ciddi sorumluluk alması gerekiyor.

Artık iklim değişikliğine karşı topyekûn savaş için gerekli olan siyasi iradeyi gösterme ve azaltım projelerini hayata geçirme konusundaki çeşitli itirazlara dair hiçbir yeri kalmadı. Bu noktada yapmaması gerekenleri bırakıp, yapması gerekenleri yapmak tarihi bir sorumluluk artık. Ekonomik kriz nedeniyle milyarlarca dolarlık paketler açıklayabilen hükümetin böylesi bir noktada hiçbir paketi açıklamayıp “yapıyorum” dediği projelerin ise aslında yapılmadığını 2007 envanteri ile bilmek mümkün.

 

Sonuç

1992 Yılında Rio’da gerçekleşen toplantı ile kabul edilen İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ni 12 yıl sonra 2004’de imzalayan Türkiye, 1997’de Kyoto’da gerçekleşen toplantı ile ortaya çıkan Kyoto Protokolü’nü yine 12 yıl sonra imzalayarak kendinden önce imzalayan 180 ülkeden daha fazla özel koşulu savına sahip olsa da, 2007 envanteri bunun tersini söylüyor. Bu rapor ile aslında Türkiye Kyoto Protokolü’nü meclisten geçirip uluslararası sürece dahil etmeden çok ciddi bir tehlikeli artışı da tarihe geçirmiş oldu.

2007 envanteri ile iklimin geri dönüşü olmayan noktaya ulaşmaması için; yukarıda gördüğümüz gibi linyit üstünden kömür ve alım anlaşmaları nedeniyle doğalgaz kullanımı politikalarının hızla değişmesi, duble otoyol ve ulaşım araçlarının küçültülmesi gibi süreçlerden hızla uzaklaşmak gerekiyor. Bunun içinde Kopenhag’da bu yıl gerçekleşecek toplantıdan 12 yıl sonra , yani 2021’de imzalamak gibi bir lüksümüz yok.

İklim değişikliğini durdurmak için, Türk Hükümeti,  Kopenhag’a kadar ödevlerini başlamaktan öte bitirmeli, iklim sorununu çözen bir anlaşmayı yapmadan da evine dönmemelidir.

Başka bir dünya, iklim değişikliğinin durdurulacağı bu dünyadır. Bunu karar vericilere hatırlatmaksa bizlerin acil görevidir.

 

Dipnotlar:

[1] 13 Nisan tarihinde UNFCCC sayfasında yayımlanan raporun CRF (Ortak Rapor Formatı) ulaşabileceğiniz bağlantı;    http://unfccc.int/files/national_reports/annex_i_ghg_inventories/national_inventories_submissions/application/zip/tur_2009_crf_13apr.zip

[2] Alternatif Senaryo; Bugüne kadar gelen politikaların üstünden geleceğe yönelik senaryolar iklim değişikliğine dair sorunları hızlandırmakta ve geri dönüşü olmayan noktanın yakınlaşmasını sağlamakta.  Alternatif senaryolar ise, bu etkinin durdurulması için alınması gereken çeşitli önlemleri ortaya koyan ve elde edilecek çözümleri mevcut senaryolara göre tanımlayan mevcudun alternatifi  senaryolardır.

[3] Verilerin kaynakları için bakınız: http://www.teias.gov.tr/ist2007/index.htm

 

 

Share Button