İklimi Değiştirirken Havamız Temiz Olabilir mi?

Bir süredir kentlerde yaygın bir sis yaşıyoruz. Sisle beraber, bir taraftan nefes almakta zorlanıyoruz, diğer taraftan hava kalitesinin kötü olmadığını, hatta iyi olduğunu hava izleme istasyonları ile ilgili internet sayfasından öğreniyoruz. Diğer yandan, Prof.Dr. Orhan Şen, sabahları görülen sisin hava kirliliği ile alakalı olduğuna dair sosyal medyada bir açıklamada bulunarak meteoroloji ile hava kirliliği bağlantısını kurunca resim biraz daha ilginç bir hale geldi. Şimdi gözle görünene, burunla koklanana mı inanacağız, yoksa istasyon verilerine mi? En doğrusu ölçümün sağlamasını yapmak, hesaplamak.

Öncellikle sis ile hava kirliliğini karıştırmamak gerekiyor. İlki meteorolojik, ikincisi insan kaynaklı. Ancak, kentte sis var ise, kentin çevresinden hava dolaşımını engelleyen yüksek binalar yapılmışsa, rüzgarın olmadığı bu durumlarda yakılan fosil yakıtlar sisin etkisini arttırıyor. Ulaşım, binalar ve sanayii özellikle yakıtları ile hava kirliliğine katkıda bulunuyor.

Hava izleme istasyonları bulunduğu yerdeki hava kalitesini ölçer. Yani bir sonuçtur. Kullanılan petrol ve kömürün kalitesinde zaman içindeki gelişme, bir nebze de olsa havadaki kirletici madde miktarını etkiledi. Yine de yanma varsa kirletici gazlar ve de iklimi değiştiren seragazları atmosfere salınır. Bu nedenle, tüketilen fosil yakıtlarının miktarını ve değişimini bilirseniz, oradan hava izleme istasyonlarının verilerinin sağlamasını yapabilirsiniz. Tek farkla, izleme istasyonları anlık ölçer, fosil yakıt kullanımı ise anlık tüketimi bilemediğiniz için yıllık düzeyde size veriyi verir.

Türkiye atmosfere 2013’de 1990’a göre %110 daha fazla sera gazları saldı. Peki kentlerde belirleyici olan binalarda fosil yakıt tüketimi ve karayolu ulaşımı kaynaklı karbondioksit miktarı ne kadar arttı? Sonuçta fosil yakıtları yakınca, yakıtın cinsi ve yakma biçimi ile alakalı bir şekilde karbondioksit gibi seragazı yanında havayı kirletici gazları da yakıyorsunuz. Hesabı eşitlemek için 1990 yılı salımlarına 100 diyelim. Bu durumda 2013 yılında binalarda 221, ulaşımda ise 256 birim atmosfere karbondioksit salınmış. Yani iklimi değiştiren ve havayı kirleten fosil yakıtlarda ciddi bir artış söz konusu.

Bu durumu zaman içinde de görelim. Grafikte de göreceğiniz gibi, 2000 yılına kadar hem karayolu ulaşımında hem de binalarda karbondioksit salımlarımız belli bir aralıkta seyrediyor. Sonrasında aralığın üstüne çıkıyor ve 2007’den sonra ikisi de hızla yükselmeye başlıyor. Yani bugün geçmişten daha fazla fosil yakıt kullanıyoruz.

KentlerdeFosilYakıt

Bugün ekonomi politikasının adı yüksek karbon ekonomisi. Yani yüksek binaların çevrelediği kentler, daha fazla kömür, petrol ve doğalgaz kullanan bina ve ulaşım sektörlerine sahibiz. Düşük karbon ekonomisine geçmeyi düşünmediğimiz içinde enerji verimliliği ve tasarrufu politikalarında yer bulmuyor. Sonuçta daha fazla fosil yakıt için daha fazla parayı doğrudan ve dolaylı olarak ödüyoruz.

Şimdi soru şu, bu kadar iklimi değiştiren fosil yakıt kullanımı artarken, kentlerimizin havasının temiz olduğunu düşünebilir miyiz?

Share Button

Türkiye’nin 2012 İklim Karnesi: Yapılmaması Gerekeni Yapmak!

Her yıl olduğu gibi, Türkiye hazırlamış olduğu ulusal sera gazı envanterini Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Sekretaryası’na teslim etti ve ilgili iki rapor sekreterya internet sayfasında 15 Nisan tarihinde yayınlandı. İletilen verilere göre, Türkiye 2012 yılında 2011’e göre atmosfere %3.7 , 1990 yılına göre de %133.4 oranında daha fazla seragazı saldı. Böylece, iklim değişikliğini durdurmak için emisyonları 2020’de  1990 yılına göre %25-40 mertebesinde azaltma hedefine karşı güçlü fosil yakıt politikasını sürdürdü. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli-IPCC’nin 2007’de yayınlamış olduğu 4. Değerlendirme Raporu’nda yer alan uyarıları kenara bıraktığı gibi, bugünlerde parça parça yayınlanan 5. Değerlendirme Raporu’nda önceki rapora göre daha kesinleşmiş ifadelerin de ülke politikalarında yeri olmadığını ortaya koydu.

Ancak Türkiye’nin teslim etmiş olduğu CRF (Ortak Raporlama Formatı) ve NIR (Ulusal Envanter Raporu) bundan çok daha fazlasını anlatıyor.

Envanter Raporları Ne Anlatır?

“Nitekim kuraklığın yoğun olduğu 2007 yılında hidroelektrik enerji eksikliği doğalgaz ve kömür santrallerine yüklenilerek geçiştirilmiş. Bu bile aslında herhangi bir iklimsel olaya karşı ne kadar hazırlıksız olduğumuzun bir göstergesi.”

2007 Yılı Envanter Değerlendirmesi, O.Algedik

Sekreterya’ya iletilen raporlar IPCC’nin yöntemlerine göre hazırlanır ve genel olarak ülkenin iklim karnesini ortaya koyar. İklim karnesi dikkatli incelendiğinde, yöntem ve arka plan irdelenerek güncel politikalar ile ilişkileri kurulduğunda iklim değişikliği politikaları dışında pek çok noktayı görebilirsiniz. 2007 yılında yaşanılan kuraklığın etkisi ve enerji politikalarına yansımasını bildiğinizde 2014 kuraklığı ile politikaların aynen devam ettiğini öngörülebilir, ekonomik bir pazar çalışması yaptığınızda düşük karbon ekonomisinin değil, yüksek karbon ekonomisinin Türkiye’de çalıştığını anlayabilirsiniz. Hatta, yükselen sektörleri, iklim değişikliğine vatandaşa çözümün sunulmadığını, geleceğin ne tür senaryolar doğurabileceğini de anlayabilirsiniz.

Envanter Raporları Ne Kadar Doğru?

Teslim edilen envanter raporları, IPCC’nin metotlarına uygun hazırlanır ve her sene bir uzman grubu tarafından gözden geçirilir. Şimdiye kadar Türkiye’nin teslim ettiği envantere dair uzman raporlarında bir dizi uyarı yer aldı.

Raporlamanın kalitesi açısından bazı göstergeler yer almaktadır. Örneğin envanterin dörtte üçünü kapsayan yakıt kullanımı sektörel ve referans yaklaşım ile hesaplanır iki yaklaşımın aynı sonucu vermesi beklenir. Burada da metot kaynaklı %2’lik bir sapmaya da izin verilir. Farkın fazla olması durumunda ise bir açıklama yapılması, bunun kaynağının raporlanması gerekir. Türkiye’nin bu sene verdiği raporda fark ise, şimdiye kadar verdiği raporların arasında en kötüsü sayılabilecek olan, %9,23 gibi yüksek bir farka sahiptir.

Bu örnekleri derinleştirmek mümkün. Ama asıl önemlisi raporu ne kadar referans alacağımız. Raporda verilen yüzlerce rakamın kendi iç tutarlılığı dikkate alındığında, elmaları elmalarla, armutları armutlarla karşılaştırdığınızda, doğru bir yöntemle okunan rapor geçmişi ve geleceği anlatacak bir dizi veri ortaya koyacaktır.

2012de Ne Oldu?

Türkiye 1990 yılına göre 2011’de seragazı emisyonlarını %125,1 arttırmıştı. 2012’de süren yüksek karbon ekonomisi ile bu artışı % 133,4’e çıkardı (Grafik-1).

Grafik 1- 1990 yılına göre Türkiye’nin seragazı emisyonlarında yüzde olarak artış. (Kaynak: CRF 2012)

Grafik 1- 1990 yılına göre Türkiye’nin seragazı emisyonlarında yüzde olarak artış. (Kaynak: CRF 2012)

Böylece, 1990-2001 arası %3,7 seviyesinde olan ortalama artış, 2001-2012 arası %4,3 gibi oldukça yüksek bir artış seyrine çıkmış oldu. 1990 yılında 188,43 milyon ton olan seragazı emisyonu böylece 2012’de 439,87 milyon tona ulaştı. Bilim dünyası iklim değişikliği durdurmak için kişi başı salımların 2 ton seviyesini çekilmesini önerirken, Türkiye bu hedefe denk gelen toplam salımlar ile olan makası daha da büyüttü (Grafik-2).

Grafik 2- Türkiye’nin yıllık seragazı emisyonları, milyon ton olarak (Kaynak: CRF 2012)

Grafik 2- Türkiye’nin yıllık seragazı emisyonları, milyon ton olarak (Kaynak: CRF 2012)

Emisyonların temel sektörlere dağılımına bakıldığında %70’inin enerji kaynaklı olduğu, %14 ile sanayinin ikinci büyük paya sahip olduğu, %8 pay ile tarım ve %4 pay ile atık sektörünün takip ettiği envanterden anlaşılmaktadır (Grafik-3).

Grafik 3- 2012 seragazı emisyonunun ana sektörlere dağılımı

Grafik 3- 2012 seragazı emisyonunun ana sektörlere dağılımı

Artışın kaynağına anlamak için temel sektörler baktığımızda, bütün sektörlerde artış olduğunu görüyoruz. 7,3 milyon ton artış ile enerji sektörü başı çekerken, sanayi sektöründe 4,2 milyon ton artışı tarım ve atık sektörü takip ediyor (Grafik-4)

Grafik 4-Türkiye’nin 2011 yıla göre 2012’de emisyon  artışının sektörlere dağılımı

Grafik 4-Türkiye’nin 2011 yıla göre 2012’de emisyon artışının sektörel dağılımı

Kim arttırdı?

Genel analizden sonra, artışın temel kaynağını ve temel kaynak ile politikaların bağlantısını kurmak 2012 yılını anlamak açısından faydalı olacaktır. Şimdiye kadar sadece seragazı üstünden yaptığımız hesaplamaları bu bölümden itibaren sadece karbondioksit üstünden yaparak kendi içinde karşılaştıracağız.

7,3 milyon ton olan toplam seragazı emisyonundaki artış ve %70 pay ile enerji en belirleyici sektör durumunda. Enerji sektörünün altında enerji kullanan sektörlerin kırılımı yapıldığında bir kısmında azaltım, bir kısmında ise artış görülüyor. Diğer sera gazlarını dikkate almadan baktığımızda, artan ve azaltanlar toplandığında 6,9 milyon ton daha fazla karbondioksit’in atmosfere salındığını görüyoruz.

Bu artışta 2 önemli kalem var ki politikanın envanterde ne kadar belirleyici olduğunu ortaya koyuyor.

Karayolu taşımacılığında kullanılan petrol nedeniyle salımlar 2012 yılında 2011’e göre %33,8 artarak 41,47 milyon ton’dan 61,24 milyon tona çıkarak tarihi bir rekor kırdı. 14 milyon ton karbondioksitin daha fazla salındığı 2012, duble yollar, kent içi otoyollar, azalan toplu taşıma politikalarının ne nedenli iklimi değiştiren politikalar olduğunu 2012 envanteri ile gözler önüne serdi. 2012 yılında yakılan dizel yakıttan kaynaklanan karbondioksit, linyit yakararak elektrik üreten santrallerin atmosfere saldığı karbondioksit miktarını 2012 yılında geçti.

Konutlarda ısınma ve yemek pişirme amaçlı olarak kullanılan fosil yakıtlardaki artış ise bir önceki yıla göre %17,6 oranında gerçekleşti. Fuel-oil gibi sıvı yakıt kullanımı -arz payına rağmen- ciddi oranda düşerken, doğalgaz ise pahalı bir yakıt olması nedeniyle % 4 oranında daha az kullanıldı. Artışın amiral gemisi ise kömür oldu. 2012 yılında konutlarda, 11,6 milyon daha fazla kömür kaynaklı karbondioksit atmosfere verilirken, yıllık artış %42 olarak gerçekleşti. Böylelikle, doksanlı yıllardan itibaren azalan kömür kullanımı kentlerin havası değişirken, 2002’den itibaren tekrar yükselişe geçerek konutlarda ana yakıt malzemesi olarak doğalgazın tahtına oturdu.

Grafik 5- 1990-2012 yılı arasında konutlarda fosil yakıt kullanımına göre seragazı emisyonu (bin ton olarak)

Grafik 5- 1990-2012 yılı arasında konutlarda fosil yakıt kullanımına göre seragazı emisyonu (bin ton olarak)

Böylesi bir artışın kaynaklarını anlamak için enerji kullanımı olarak konut sektörünü incelemek gerekmektedir. 1990’lı yıllarda kişi başına bir birim fosil yakıt yakılarak konutlarda enerji ihtiyacı karşılanırken, karşılığında bir birim karbondioksit emisyonu ortaya çıkıyordu. Bu değer, 1990-2002 arası hemen hemen mevsimsel değişiklikler dışında aynı kaldı ve 2012 yılında kişi başına düşen enerji tüketimi ve karbondioksit emisyonu iki katına çıktı.

Burada iki sorun alanı karşımıza çıkmakta. İlki kentleşme politikaları. Daha geniş evler, daha verimsiz konut sistemleri ile yaşadığımız binalar daha fazla enerji tüketen birimlere dönüştü. Burada rezidansların, TOKİ’nin yaptığı binaların rolünü unutmamak gerekiyor. Ayrıca kat mülkiyeti kanununda yapılan değişiklik ile 2007’den itibaren merkezi ısıtma sistemlerinden bireysel ısıtmaya geçiş ciddi bir kırılma noktası oldu.

İkincisi ise doğalgaz fiyat politikası. Doğalgaz fiyatlarının oldukça yüksek olması, bireysel kullanıcıları kombi yerine soba yakmaya zorladı. 2007 öncesi merkezi ısıtmaya sahip konutlar kanunun yarattığı fırsatla kombiye geçti ama bu süreçte de faturalar pahalı gelmeye başlayınca kömür kullanımına dönmeye başladı.

Kentsel dönüşüm ve 3. Havalimanı?

Kentsel dönüşüm adıyla bugün pek çok konut ömrü bitmeden yıkılırken, yeni betonarme konutlar için ciddi bir çimento kullanımı söz konusu. Taksim meydanı bile betonlaşırken, envanterde bu politikaların iklime olan sonuçlarını da görmek mümkün. 1,4 milyon tonu çimento sektörünün enerji ihtiyacından, 2,6 milyon tonu çimento üretiminde kullanılan işlemlerden kaynaklı olmak üzere sektörde toplam 4,1 milyon ton karbondioksit emisyonu artışı gerçekleşti. Yıllık artış %8 oldu.

Havacılık sektörü de iklim açısından gün geçtikçe tehlikeli hale gelmeye 2012 yılında da devam etti. Yurtiçi uçuşlar kaynaklı  %12 daha fazla karbondioksit 2012’de atmosfere salındı. Uluslararası uçuşlar için verile yakıtlar ise- envanter toplamına etki etmese de- %5’lik bir artış gösterdi.

2012 Kömür Yılı Başarılı oldu mu?

Enerji Bakanlığı tarafından 2012 yılı kömür yılı ilan edilmiş, elektrik üretiminde kömür yatırımlarına dair bir dizi destek açıklanmıştı. 2012 yılında program başarısını gösterdi ve petrol ve doğalgaz’dan kaynaklı salımlar az miktarda azaldı. Buna karşılık, 2011’de 66,2 milyon ton olan kömür kaynaklı karbondioksit emisyonu 2,5 milyon ton artarak 2012’de 68,7 milyon  tona ulaştı.

Sonuç olarak…

1992’de müzakere edilen İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne 2004’de, 1997’de müzakere edilen Kyoto Protokolü’ne 2009’da katılan Türkiye, 2009’da görüşülen Kopenhag Uzlaşması sonucunda hiçbir azaltım hedefi vermedi. 2012 envanteri Türkiye’nin uluslararası düzeyde olduğu gibi ulusal düzeyde de hiçbir adım atmadığı gibi, iklimi değiştirmek için bütün araçları ekonomi adına kullanacağını ortaya koyuyor. Bu haliyle son envanter Türkiye’nin “yüksek karbon ekonomisi” merkezli politikayı tercih ettiğini ortaya koyuyor. Sonucunda da, doğa tahribatına yol açan inşaat, enerji ve ulaşım politikalarındaki gelişmeler  iklimi de değiştiren seragazı emisyonlarına hızla ve şiddetle yansıyor.

Türkiye’nin 2012 yılında gerçekleştirdiği faaliyetleri atmosfere saldığı seragazları üstünden anlatmaya çalıştık. Bunu yaparken de yüzdeler üstünden tanımlamayı daha anlaşılır kılmak için tercih ettik. 1990 yılına göre %25-40 azaltım yapılması gereken noktada  tek bir yılda karayolu taşımacılığında %33,8, toplamda ise %3,7 artış yapmasının yaşamsal karşılığı dikkate alınmak zorunda. 2012 yılı seragazı envanter raporları, Türkiye’nin iklim değişikliği konusunda yapılmaması gereken her şeyi yaptığını gösteriyor.

Türkiye'nin teslim etmiş olduğu envanterin kapağı

Türkiye’nin teslim etmiş olduğu envanterin kapağı

 

 

Share Button

Türkiye’nin 2009 Seragazı Envanteri Değerlendirmesi: İklim Karnesi Zayıf!

Türkiye’nin 2009 İklim Karnesi Zayıf! 

 

Her yıl olduğu gibi bu Nisan ayında, diğer ülkeler ile birlikte Türkiye 2009 yılı sera gazı envanterini kapsayan 2011 yılı raporunu Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Sekreterya’sına iletti. Verilen envantere göre, Türkiye başta karbondiksit olmak üzere toplam sera gazları salımlarını 1990 yılına göre %98 arttırarak neredeyse iki katına çıkarmış oldu.

İklim değişikliği ile mücadele için yapılan bilimsel çalışmalar, küresel salımların 2050’ye kadar neredeyse onda bire indirilmesini , 2020’ye kadar da yarıya yakın bir azaltım yapılmasını şart koşuyor. Ülkelerin hem Kyoto Protokolü çevresinde yaptıkları azaltım hem de Kopenhag Uzlaşması’sındaki taahhütleri bu hedefin çok uzağında olsa da, Türkiye’nin 2 katlık bir artış yapması durumu daha da zorlaştırıyor. Bu anlamıyla, Türkiye olmadan bir çözüm zor gözüküyor.

Türkiye’nin envanteri

Türkiye’nin envanterini incelediğimizde, sera gazı salımları içinde atık kaynaklı salımları 3,5 kata çıktığı, enerji kaynaklı salımların ise 2 kattan fazla bir değere ulaştığı görülüyor. Fakat burada tüm sektörler incelendiğinde, enerji sektörünün payının %75 olduğu görülecektir. Bu durumda enerji sektörünü daha dikkatli değerlendirmekte fayda var.

Sadece elektrik üretimine baktığımızda, termik santrallerde kullanılan kömür kaynaklı salımlar 1990 yılına göre 2,5 katına çıkarken, doğalgaz kaynaklı salımlar  7.1 katına çıkmış. Benzer şekilde ulaşım içinde yer alan havacılık sektöründe yakıt kullanımı kaynaklı salımlar ise  1990 yılına göre 7 kattan fazla arttığı 2009 yılı verilerini incelediğimizde görüyoruz.

Konutlarda fosil yakıt kullanımı ise oldukça çarpıcı sonuçlar veriyor. Konutlarda doğalgaz kullanımı kaynaklı salımlar  2009 yılında 1990’a göre 156 kat artmış durumda. Doğalgaza geçiş ile birlikte kömürün terk edilmesi beklenirken, konutlarda kömür kaynaklı salımlar ise 2,3 katına çıkmış. 2001 yılına kadar konutlarda kömür kullanımı yerini doğalgaza bırakmaya başlamıştı fakat artan vergiler ve yüksek fiyatların insanları kömüre geri dönmeye zorlamış olduğu ortaya çıkıyor. Burada kömür yardımlarının evlerde kullanılan kömürün %5’i civarında olduğunu hatırlatmakta fayda var. Bu verilerden, evlerde fosil yakıt kullanımın arttığını ve daha enerjisi yoğun evlere sahip olduğumuzu da söyleyebiliriz.

Grafik 1-1990 yılı salımlarımız 1 kabul ettiğimizde  bazı enerji alt-sektörler salımların 1990’a göre oranı (Algedik)

Grafik 1-1990 yılı salımlarımız 1 kabul ettiğimizde bazı enerji alt-sektörler salımların 1990’a göre oranı (Algedik)

 

Türkiye’nin Yeri

Kopanhag Uzlaşması ile ülkeler 2020 hedeflerini İklim Değişikliği Sekreteryası’na  ilettiler. Gelişmiş ülkeler salımlarını azaltabilecekleri hedefleri ortaya koydular. Gelişmekte olan ülkeler, salım artışını azaltacak hedeflerini, kısaca artıştan azaltım hedeflerini koydu. G. Kore, Endonezya, Meksika gibi ülkeler 2020 yılında salımlarını %30’lar seviyesinde azaltmayı bildirirken, Brezilya anlaşma olmasa bile %38 artıştan azaltım yapacağını iletti. Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler dışında kalan yüksek riske sahip ada devletleri ve az gelişmiş Afrika ülkeleri ise, hiçbir sorumlulukları olmadıkları halde, yapacakları projeleri yada hedefleri ilettiler. Bunlardan Maldivler 2020 için karbon-nötr olmayı hedef olarak açıklarken, Fas, Etiyopya gibi ülkeler ise tek tek yapacakları projeleri ortaya koyarak azaltım potansiyellerini ortaya koydu.

Türkiye, bu süreçte ne aralarında bulunduğu Ek-1 ülkeleri gibi azaltım ne de gelişmekte olan ülkeler gibi artıştan azaltım hedefini ”yükümlülük almayacağı” gerekçesiyle bildirmedi. Böylece 1992’de görüşülen çerçeve sözleşmesine 2004’de, 1997’de görüşülen Kyoto Protokolü’ne 2009’da katılması gibi 2009’da görüşülen Kopenhag Uzlaşması için de uzun yıllar bir şey yapmadan bekleyeceğinin sinyalini verdi.

Böylesi bir politikanın sonucu olarak da, Nisan 2011’de envanteri ileten 42 ülke arasında yine açık ara ile en fazla artış sağlayan ülke oldu.

Türkiye için nasıl bir gelecek?

Türkiye’yi nasıl bir geleceğin beklediği sorusunun cevabını, sadece politikacıların değil bizim de yanıtlamamız gerekiyor. Öncelikle politik açıdan baktığımızda, gelecekte, Türkiye’nin pozisyonunun bugünden de kötü olacağı ortada. Birincisi, yıllarca savunulan “dünya ortalamasının altında kişi başı salımımız olduğu” iddiasının artık doğru olmadığı ortaya çıktı. Türkiye’nin kişi başı salımlar bugün  5.2 ton ile dünya ortalaması üstünde. İkincisi ise, bugün için çözüm dünya ortalaması  ile bağlantılı olmaktan öte, kişi başı salımlarımızı 2 ton’un altına çekip 1,5 ton seviyesine indirmek. 2020’de ise 8.3 ton seviyesine çıkması beklenen salımlar ile yükümlülük almaması süreçlerin dışında kalması uluslararası siyaset açısından sorunlu.

 

Grafik 2- Türkiye’nin yıllara göre ton olarak kişi başı sera gazı salımları (Algedik)

Grafik 2- Türkiye’nin yıllara göre ton olarak kişi başı sera gazı salımları (Algedik)

Türkiye’de yaşayanlar açısından ise, durum daha da vahim. Hem daha fosil yakıt bağımlısı bir geleceğimiz olacak, hem de sonuçlarını daha ağır yaşayacağız. Bunun anlamı şu: iklim değişikliğine uyum için candamarı olan derelerimiz talan edilecek, otoyol ve köprü yapmak için daha fazla ağaç kesilecek, ısınma ve soğumaya daha fazla para harcayacak, sel, heyelan, kuraklık ve göç açmazı içinde kalacağız.

Bugün için bilim dünyası atmosferde 393 ppm (milyonda parça sayısı) olan karbondioksit yoğunluğunun artık tehlikeli sınırda olduğunu ve hızla güvenli yoğunluk olan 350 ppm’e inilmesini söylüyor. İklimin geri dönüşü olmayan noktaya geçtiği an, yaşam aşırı iklim olaylarını olağan yaşadığımız bir forma dönüşecek. Türkiye’nin bu yöndeki katkılarını da değiştirmek bizim elimizde..

 

(Bu yazı Cumhuriyet Enerji ve YeşilEkonomi‘de yayınlamıştır)

Share Button